• BIST 81.835
  • Altın 146,097
  • Dolar 3,7748
  • Euro 3,9972
  • İstanbul : 6 °C
  • Berlin : -2 °C
  • Paris : 3 °C
  • Amsterdam : 3 °C
  • Zürih : -2 °C
  • Moskova : -1 °C
  • Lefkoşa : 15 °C

AHMET ÖZHAN RÖPORTAJI

05.10.2013 01:18
Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Özgenur Reyhan Güler’in röportajı 

Kendine has tavrı, üslubu, sadeliği, inançları ve yaşam biçimi ile herkesin takdirini kazanan sanatçının müzik camiasında çok ayrı ve özel bir yeri vardır. Hayat felsefesini Mevlana hoşgörüsü ve Yunus Emre düşüncesi ile şekillendirmiş, Tasavvufu kendi için görev edinmiş, geniş kitlelere sevdirmiş,  Türk Tasavvuf Müziğinin yaşayan en önemli icracılarından olan Ahmet Özhan ile çalışma ofisinde hoş bir sohbet gerçekleştirdim. 

Ahmet ÖzhanPopüler ve Klasik Türk müziğinin yanı sıra, 80’li yılların başından itibaren tasavvuf müziği çalışmaları ile ülkemizde yeni bir akımın da öncüsü oldunuz. Bu misyonu üstlenmek sizde ne tür duygular uyandırdı? 

Daha görevci, daha hakikate yakın, hayalden uzak, daha somut istifade edilebilir bir iş yapma duygusunu bende uyandırmıştır. Zaten bu ihtiyaçla tasavvuf müziğini sahneye taşımayı arzu etmişimdir. Ve insanların da benim bu duygularıma çok üst seviyede cevap vermiş olduğunu görmek bu düşündüğümü ortaya koymaktadır. Tabi prensip olarak tüm söyleyeceklerimi şu başlık altında dinlemenizi ve yazmanızı rica edeceğim. Kimsenin elinde hiç birşey yoktur. Allah dileği kulunu dilediği yerde kullanır. Bu sadece bana Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu misyondur. Bende bu misyonumu sürdürmeye çalışıyorum, kulluğumu yapmaya çalışıyorum. Hadise bundan ibarettir aslında.

Tasavvuf müziğini tercih etmenizle birlikte gazinolardan ve sahne yaşantısından uzaklaştınız. Hiç bunun maddi ya da manevi kayıp olabileceğini düşündünüz mü?

Eşzamanlı olarak sosyo-kütürel ve sosyo-ekonomik şartlar, ülke gerçekleri gazinoların yavaş yavaş kapanmasını icap ettirdi. Ben gazinoları bırakmak istemiş olabilirim. Daha steril yaşam şartları, çalışma şartları içerisinde olmayı düşünmüş olabilirim ama biraz önce söylediğim gibi eşzamanlı olarak ülkedeki sosyal-kültürel ve ekonomik değişimler gazino müessesinin onlarca yıldır sürdürdüğü varlığını artık gerekli görmedi. Yani ben gazinoları bıraktım da hala Maksimler, Çakıllar, Cadde Bostanlar, Taşlıklar devam mı ediyor?  Hiç biri yok. Onun için bu eş zamanlı bir tevafuktur.  

Sizin hayatınızda çok önemli yeri olduğunu ifade ettiğiniz Hacı Muzaffer Özak beyefendinin size ve sanatınıza katkıları nelerdir? Kendisi neden sizin için bu kadar önemli?

Doğru düşünmemi sağlayan, doğru düşündükten sonra da doğru işler yapmamı sağlayan ama didaktik olarak değil benim beynimde bir açılım olarak katkı sağlamıştır. Hayatımı kendi yönlendirmeme bırakan sahip olduğum etik değerlerin ekicisidir. Daha doğrusu tasavvufi olarak yaklaşacak olursak Cenab-ı Hak beni izafe bilimselliğimi yaratırken ben de var kıldığı özelliklerin açığa çıkması için ilk benim gönlümü deşen insandır. Hala yaşantımda, işimde, gücümde onun izleri ile hareket ettiğimi söyleyebilirim.

O zaman tasavvufa kalben eğiliminiz varmış? 

Tabii. Tasavvuf zaten insanın yaratılışıyla vardır. Belli bir dönemde açığa çıkar. Kiminde çok erken kiminde daha geç var olmayan bir şeyi zaten insana giydiremezsiniz. İnsanda varolan şey açığa çıkar. Âşık Veysel’in dediği gibi, ‘güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa’. Bir insanda aşk varsa bir obje o kişiye kendinden aşka aynalık yapar. Yoksa bir objeyi görünce insan âşık olmaz. Bir objede insan kendi aşkının açığa çıktığının farkındalığını yaşar. 

Ahmet Özhan için tasavvuf nerde duruyor?

Tasavvuf hayatın tâ gerçeği, yegâne gerçeği, özüdür benim için. Algılanması gereken, açığa çıkarılması gereken ve yaşanması gereken yegâne yaşam biçimidir. 

Sizin zamanında terk ettiğiniz noktada olmak isteyen birçok insan var. Bunu nasıl göze aldınız, sizin hayata bakış açınız nedir? Kadere mi bırakıyorsunuz yoksa planlı mı hareket ediyorsunuz?

Kadere bırakmıyorum, kader tecelli ediyor. Kaderim bu olmasa ben bunları yapamazdım zaten insanın kaderi parmak izi gibidir, göz rengi gibidir. İnsan yaratılırken kaderiyle yaratılır onun için benim kaderimde olmasaydı, bunların açığa çıkması benden mümkün değildi. Birde şu var eğer bıraktığınızdan daha keyif alabileceğiniz lezzet alabileceğiniz bir şey var ise hayatınızda bıraktığınızın lezzeti sizde bir eksiklik oluşturmaz. Yani bıraktıklarım için hayal kuran ve çalışan çok insan var diyorsunuz onlar ondan bir lezzet umuyorlar bir menfaat umuyorlar benim içinde bulunduğum şartlardaki aldığım lezzet ve sonsuzluk “menfaat” kelimesi üzerinden gidelim. Allah’a yakın olabilme gayreti, neşesi, zevki, lezzeti maddi lezzetlerle, zevklerle kabil-i kıyas olmayan bir şeydir. Onun için bırakmak kolaydır. Mesela sigarayı bırakmak isteyen bir insan sigarasız bir hayatı sigaralı bir hayattan çok daha özlemeli ve sevmelidir, ondan zevk almalıdır ki sigarayı bırakabilsin aksi takdirde bırakamaz. 

Günlük hayatınızda neler yapıyorsunuz, tatil günlerinizde mesela?

Benim işim, gücüm, hobim, aşım, zevkim müziktir. Müzikle yaşarım çalışırım yeni eserlere bakarım bitmek bilmeyen projeler vardır onların hazırlıklarına gayret ederim, okurum. Okumak bence bir ibadettir.

Tiyatro sever misiniz? Vakit ayırabiliyor musunuz?

Tiyatro çok severim ancak çok zaman ayırabildiğimi söyleyemem, utanarak ve sıkılarak söylüyorum. Çocukluğumda ve gençliğimde çok daha fazla giderdim. Ama şimdilerde kendi hayat gayelemden yeteri kadar zaman ayıramıyorum ama bu bir mazeret olmamalı. Günümüzde benim zamanımdaki tiyatrolarda yok, benim zamanımda Beyoğlu’na çıktığınız zaman bir Elmadağ, Taksim- Şişli arası gittiğiniz zaman sayamayacağınız kadar tiyatro vardı. Engin Cezzar, Gülriz Sururi, Gazanfer Özcan, Haldun Dormen Tiyatrosu sayılamayacak kadar çok tiyatro vardı ve sürekli oyunlar değişirdi. Zaten benim ilk amacım, hayalim tiyatrocu olmaktı, çok severdim. Ancak benim portföyüme Cenab-ı Hak ses sanatçılığını koymuş. 

İleride bir müzikal projesinin içinde yer almayı düşünür müsünüz?

Böyle teklifler bana çok geldi. Sağlıklı bir projeye rastlasam ve inansam mesai harcarım diye düşünüyorum ama bana kadar çok sağlıklı bir şeyler bulamadım. Emek isteyen bir şey çok zaman ayırmak gereken bir şey, şuandaki hayat biçimim içerisinde ona o derece vakit ayırabileceğim konusunda emin değilim. Arzu ettiğim seviyede bir şey maalesef çıkmadı. Devlet, şehir ve özel tiyatrolardan da böyle teklif geldi. Ama bu konularda tembel bir insan değilimdir, çalışkanımdır olmadığına göre vakt-i merhunu gelmemiştir veya nasipte yok. 

Dışarıdan bakıldığında büyük bir aşk içinde olduğunuz gözüküyor. Nedir sizin aşkınız?

Müzik benim aşkım değil, benim aşkımı ifade ettiğim bir araç. Zaten hiçbir şey aşkın yegane muhattabı değildir, herşey mecazdır zaten varlık aleminde. Gerçek aşkı kelime olarak kullanıyoruz ama bilmiyoruz maalesef aşkın taklidini yaşıyoruz en büyük eksikliğimiz de o, en büyük derdimiz de o mutlu olamayışımızın sebebi de o.

Mutlu olmak için kendimizimi kandırıyoruz sizce?

Mutluymuşuz gibi yapıyoruz veyahut ucuz şeylerle mutlu olmaya çalışıyoruz, gerçek mutluluğu, aşkı bilmiyoruz. Hz. Mevlana’ya sormuşlar aşk nedir diye, anlatamamış, ‘ben ol da bil’ demiş. Mevlana olmak lazım o da imkansız, Mevlana olunmaz ki Mevlana yaratılır. Allah c.c. beni Mevlana yaratmadıysa ben nasıl olurum mümkün değil. Mesela Allah bilinmez bunun yegane çaresini Ebubekir Sıddık Efendimiz bulmuş ‘Allah’ın bilinemeyişi aynen bilinmesidir’ diyor. Bilinemeyişini bilinmezliğini kabul etmek evet. İnsanın bilinemezliği nasıl ki bir kişilik bir izah bir varılan nokta haline gelir işte Allah bilinemez o zaman aşk da bilinemez. Âşık olan insan zaten anlatamaz, birisi aşkını anlatıyorsa palavra atıyordur, zanlı konuşuyordur. Âşıkla konuşamazsın zaten oturup da konuşamaz zaten. Onu bir halde yakalayamazsınız zaten. Onu bilemeyiz, onun içinde mutmainle zuhur emiyor, sağlanmıyor hep acaba acaba… gibi endişeler içerinde insanoğlu bu endişelerden kurtulmadığı müddetçe de gerçek mutluluğu ve sakinliği hissedemiyor. 

Halinizden memnun musunuz? Size sunulan yaşamla mutlu musunuz?

Bana ne verildiyse ben onu yaşamaya çalışıyorum. Bana bu verilmişse bunu yaşamam gerekiyordur. O zaman benim bu yaşantıyı sevmem lazım, ben bu yaşantıyı sevmiyorsam ben varlık sebebimi sevmiyorumdur o zaman ben tamamen gaflet içerisinde tamamen çaresiz bir mahlukumdur. Bana verileni ‘vemilkaderihayr’ diye geçen Amentü’nün içerisindeki “ve bilkaderi” derken “b” bir işarettir. Nedir o işaret? Hz. Ali “ Kur’an-ı Kerim Fatiha’da gizlidir. Fatiha besmelede gizlidir. Besmele başındaki “b” harfinde gizlidir. İşte bende o “b” harfinin noktasıyım.” diyor. Kur’an alfabesinde b öyle noktaldır ya. Yani o ne demek, muhteviyat demek, mündemiçlik demek. Yani her şeyin içinde dahil olduğu bir mefru, bir algı demek. O zaman bilkaderi dendiği zaman insan kaderiyle yaratılır. Kadercilik anlamını taşımaz. Ben bunu bilemem sizde bilemezsiniz hiç kimse kaderini bilemez. Allah’ın bildirdiği kulları vardır. O zaman biz bu kader bilmecesini bir tarafa bırakırız. Cenab-ı hakkın Kur’an-ı Kerim’de emredildiğiniz gibi doğru olun istikametinde kitap ve sünnet ne emrediyor ise o istikamette biz hayatımızı sürdürürüz. Bu arada başımıza gelen ne varsa bizim tedbirimize rağmen gayretimize rağmen ne var ise o, bizim kaderimizdir ona razı oluruz. O zaman benim hayatım bu şartlar içinde gidiyor ve ben kaderimi sevmekle mükellefim. O zaman hayatım belli bir keyifle gidiyor demektir. Kaderimi sevmeyi becerebildiğim kadarıyla keyifli gidiyordur. İtiraz ettiğim yerlerde mutsuzum demektir. Ateşimi sırtımda taşıyorum demektir. Ateş hammalıyım demektir. İkisinden biri.

Sizin sakin bir okuyuş tarzınız var. Oysa son dönemde Türk Sanat Müziği'ni nağmeli ya da bağırarak okumayı tercih ediyorlar.

Ben sevgiliyi o kadar uzakta düşünmüyorum. Çok yakında düşünüyorum. Onun için fısıldasam da duyar o. Bağırmaya lüzum yok.

Başrolünde yer aldığınız onca filme rağmen sinema piyasasından niçin uzaklaştınız?

Sinemaya çok saygı duyduğum için. Sinema bir sanattır. Bir reklam aracı olarak kullanılmasına karşıyım. Sinema hayatı karelerle insanlara taşıyan düşüncelerdeki hayatı karelerle insanlara taşıyan çok saygın bir sanat dili olması itibariyle benimde sanatımın müzik olması, dolayısıyla ben ancak bir zamanlar yaptığım filmlerdeki gibi müziği kullanarak sinemayı veya sinemayı kullanarak müziği insanlara sunmak durumunda kalırım. Halbuki sinemayı sanat olarak düşündüğüm için yaptığım filmlerin sanat filmi olduğuna inanmıyorum. O zamanda sinemayı istismar etmenin gereği yok diye düşünüyorum. Reddedemeyeceğim bir teklif gelmediği sürece meraklı olarak o işlere soyunmayı düşünmem. Ama reddedemeyeceğim bir teklif gelirse herşeyi değiştirir. Sonunda ne olur bilmiyorum. 

Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Gönül Yazar, Bülent Ersoy gibi birçok sanatçı ile sahne aldığınız gazino dönemini özlüyor musunuz? 

Geçmişi özlemek sistemi algılamamak anlamını taşır. Onun için ben nostaljiyi sevmem. Duygusallığı sevmem. Ama sevmem demek nostaljiden ve duygusallıktan tamamen arınmışlığımı iddia etmek anlamını taşımaz. Zaman zaman geçmişe dalıp gidiyorum. Sonra ayıldığım zaman ne yapıyorsun diyorum önüne bak. Ayağın şimdi yere iyi bassın. Bundan sonrası için ne üreteceksin. Ne hizmet düşünüyorsun. Ne hizmet imkanın var. Bunlarla meşgul olmak lazım. Geçmişle oyalanmanın alemi yok. Geçmişle çok oyalanan insan gününü ıskalar. İbret alınacak yerleri düşünülebilir. İnsanlara ulaştırılabilir ama o kadar. Her insanda o zaaf vardır, gençlik resimlerinize bakmak gibi. Baktığınız zaman vay be diyorsunuz, ciddi bir zaman geçmiş. Ama onlar bir şey kazandırmaz insanlara, Önemli olan zamanı şartları olumlu şekilde kullanıp anı değerlendirmektir. 

Seyahat etmeyi sever misiniz?

Çok seyahat ediyorum. Meslek açısından. Şöyle keyif için seyahat etmek nasıldır bilmem. Beni hep alıp götürüyorlar. Kendi kendimi alıp da başımı alıp bir yere götürme imkânım olmuyor. Ama güzel bir şey olması gerek. Hayatımda uzun seneler yaz tatili nedir bilmezdim. Çalışmaktan dolayı değil, ona ihtiyaç duymazdım. Çünkü yazın yazlık yerlerde programlar olurdu, biz hem çalışırdık hem de yaz hayatı yaşardık. Çok sonradan girdi hayatıma yazın bir yerlere gidip tatil yapmak. Mecburiyetler çıkardı ortaya. 

Eski insanlar ne kadar donanımlılarmış. Adam devlet yönetiyor, beste yapıyor. Bazıları el sanatlarıyla uğraşıyor. Artık öyle değiliz değil mi? Herkes bir şeylerin, bir uzmanlığın peşinde. Hayat peşinde belki de. O kısır şartların içinde insanlar kendilerini nasıl geliştiriyor?

Fakirleşmiş insanların iç dünyaları. Oturayım kâğıdı önüme alayım beste yapayım, beste çalışayım diye bir şey yoktur. Yolda giderken merdivenden inerken birisiyle konuşurken birden bire zuhur ederim. Bir vahiy gibi bir şeydir. Onun içinde devlet yönetirken beste yapılabilir. Birçok bestecilerin birçok şairlerin ilk karalamaları sigara paketinin üzerindedir. Özel bir anda değil herhangi bir zamanın içerisindeki zuhuratı not etmişlerdir. Onun için önemli olan insanın iç dünyasındaki zenginliğidir. İçindekini estetik olarak dışarı vurmak için bir formata kavuşmuş olmak lazımdır. Ama biz içimizi dışımızı bilmiyoruz ki. Peygamber efendimiz diyorki: “Nefsini bilen Rabbini bildi”. Bizim nefsimizden haberimiz yok ki biz nefsimiz olarak hevamızı düşünüyoruz. Kelime anlamı olarak bize onu çağrıştırıyor. Ama nefsimiz aynı zamanda özümüz demektir. Özünü bilen rabbini bildi ne demek. Bu başlı başına bir röportaj konusu. Bir hayat konusu, bir tasavvufi konu, bir gerçek. Ama mutlaka hayata aktarılması gereken bir gerçek. Şizofreni bir hastalık değildir. Zaten insanlar şizofrendir. Hayat denilen hayali gerçek sanıp onun için savaşırlar. Harpler yaparlar, darbeler yaparlar, kıskançlıklar yaparlar, hasetler yaparlar, fesatlar yaparlar. Ama onun bir hayal olduğunun farkına varsalar bunlara hiç gerek kalmaz. Zaten o farkındalığa ulaşan insanın kavgası olmaz. Mütebessimdir, sevecendir. Işte o zaman bağışlama, hoşgörü ortaya çıkar ve o gerçektir. Beyninizde bunları var etmeden, hoşgörü sadece bir gösteridir, sahtekarlıktır. O boş görüdür, hoşgörü değildir. Biz evvela kendimizi tanımak durumundayız. Kendimizi tanımadığımız müddetçe bütün verilen cevaplar yalandır. 

Eski Maksim’den bahseder misiniz? Beyoğlu’nda epey bulundunuz o dönem?

Okuldan kaçıp buluştuğumuz dönem. Beyoğlu’nda konseptler haricinde fizyolojik olarak bir değişiklik yoktur. Sadece eskiden araba geçerdi Beyoğlu İstiklal caddesinden, şimdi nostaljik bir tramvay geçiyor. Onun haricinde aynı binalar. 50’lerden beri aynı binalar. O kadim Beyoğlu hala durmaktadır. Şerefil mekan bil mekin diye bir söz vardır. Mekânın şerefi içinde yaşayanlarla ortaya çıkar diye. Eskiden Beyoğlu’nda eşraf otururmuş. Saygın insanlar otururmuş. Onların yaşantıları da o estetik doğrultudadır. Giyimleri kuşamlar, halleri hareketleri, birbiriyle karşılaştıkları zamanki olan iletişim biçimleri. Şimdi malesef tamamen bu estetik yapıdan uzak bir halkı var Beyoğlu’nun. Bizim zamanımızdaki sinemalar hala bina olarak var ama sinema değiller. Bizim hayatımızın tiyatro ve sinema ve yiyecek içecek ve bir volta açısından değerlendirdiğim benim hayatımdaki iki güzergahtan biridir. O zaman Kadıköy ile fazla ilişkim yoktu. Ya Beyoğlu ya da Taksim Maçka arasında Vişnezade denilen Maçka’nın tepesindeki yerler Taksim arasında yürümekti. 17-18 yaşlarımdan bahsediyorum. Beyoğlu benim hatırladığım kadarıyla açık hava tiyatrolarıyla, sinemalarıyla, yiyecek içecek ortamlarıyla var olan bir yerdi. Uzun zamandır Beyoğlu’na gitmediğimi söylemek durumundayım. Ara sokaklar kendine gore çok şenlikli bir hale gelmiş. 

Ya tramvay... En son ne zaman bindiniz? 

Ya binmedim ya da hatırlamıyorum. Belki bir çekim icabı olabilir ama hatırlamıyorum. 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim