Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Avrupa Milli Görüş 44 yaşında
22 Şubat 2011 Salı 12:06

Avrupa Milli Görüş 44 yaşında

Almanya'da Türkiyeli göçmenleri temsil eden en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatları Genel Başkanı Yavuz Çelik Karahan'la, Milli Görüşün tarihi, faaliyet alanları, Almanya'daki Müslümanlarla ilgili gelişmeleri

Almanya ve Avrupa'da son yıllarda İslam ve Müslümanlar daha çok gündeme getirilerek tartışılır hale geldi. Bu tartışmaların bir çoğu Müslümaların bulunmadığı, ya da İslam'a karşı olumsuz tavırlarıyla bilinen kişilerin bulunduğu platformlarda yapılıyor.

Kırk yılı aşkın bir süredir özellikle Almanya'da yoğun bir şekilde olmak üzere Avrupa'nın diğer ülkelerinde, Avusturalya ve Kuzey Amerika'da Müslümanlara hizmet faaliyetlerini sürdüren ve Almanya'da Müslümanları temsil eden en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatları Genel Başkanı Yavuz Çelik Karahan'la, Kerpen şehrindeki IGMG Genel Merkezi'nde Milli Görüşün tarihi, faaliyet alanları, Almanya'daki Müslümanlarla ilgili gelişmeleri, problemleri ve Milli Görüşün Türkiye'ye bakışını konuştuk.

Mücahid Yıldız: Milli Görüş Almanya'da yani Avrupa'da ilk kurulan sivil toplum kuruluşu. Nerede, ne zaman kuruldu?

Yavuz Çelik Karahan:Bu yıl 2011. Avrupa'ya bizim insanımızın, babalarımızın ya da dedelerimizin, iki devlet ya da ulus arasındaki işçi antlaşmasıyla, bugün işçi göçü dediğimiz o zamanki işçi gelişinin bu yıl tam ellinci yılındayız. Tam yarım yüzyıl. Bu elli yıllık süreçte teşkilatımızın hizmet ömrü de 44. yılını doldurdu. Dolayısıyla kesintisiz 44 yıldır hizmet eden bir teşkilatız. Dolayısıyla sorunuzda da belirttiğiniz gibi Almanya'da ve Avrupa'da ilk kurulan teşkilat.

Tabii ki insanımız ilk gelirken öyle uzun ömürlü ya da burada kalıcı şekliyle bir düşünceyle, hayalle gelmemiş. O dönemde I. Dünya Savaşında ülkemiz, II. Dünya Savaşında Avrupa büyük manada etkilenmiş. Tabiri caizse şehirler yıkılıyor, insanlar ölüyor. Bir sürü yaşlı ya da kadınlarla, malum insanlarla dolu bir ülke. Dolayısıyla yıkılmış bir ülke olması münasebetiyle yeni cenerasyon da belli bir yaşa geliyor. İş, aş ya da eş ihtiyacı var. Buraların da kalkınmaya ihtiyacı var. Böyle bir süreçte iki ülkenin işçi antlaşması dediğimiz uluslararası antlaşmayla birlikte insanımız ilk kez 1961 yılında Almanya'ya, Avrupa'ya ayak basıyor. Bunlar gelirken iki yıl, dört yıl azami kalacağız diye geliyorlar. Birçok birinci kuşak nesille konuştuğumuzda biz bu günleri hiç hesap etmemiştik, bunları hiç düşünmemiştik, hemen dönecektik. Ülkemizde kazandığımızla iş kuracaktık, aşımızı kazanacaktık, eşimizle birlikte mutlu bir hayat yaşayacaktık. Fakat bu Türkiye'deki ekonomik durumlar, enflasyon ya da işsizlikten dolayı dönemediler. İki yıl dört oldu, dört altı oldu. Türkiye'de de kalkınma gerçekleşmeyince bu süreler uzadı gitti.

1967 yılında Berlin'de Mehmet Akif Camii olarak ilk teşkilat kuruluyor. İlk tüzüğümüzde belirtildiği gibi 'Türk Birliği' olarak açılıyor. Türkler biraraya gelip bir organizasyon meydana getiriyorlar ve Türk Birliği adı altında örgütleniyor. Yetmişlere gelindiğinde camideki dini tedrisat ve irşad faaliyetlerinin neticesinde insanlar şuurlanıyor. Biz 'Müslüman Türküz' diyorlar. Türküz ama Müslümanız, Müslümanlığımızı burda öğrendik şuurlandık diyorlar. O zamanlar Türkiye'deki eğitim düzeyi de çok ileri değildi. İnsanlarımız hem dünyevi hem de uhrevi dediğimiz dini eğitimden mahrumdu. Buraya geldiklerinde, buradaki toplum Hristiyan bir toplum, bizim babalarımız, dedelerimiz de Müslüman bir toplum oluşturuyorlar.  O zaman dini vecibelerini yerine getirmek için de teşkilatlanıyorlar. İşte ilk teşkilat Türk Birliği olarak kuruluyor. Sonra 'Türk İslam Birliği' oluyor. Yetmişli yılların sonunda 1977 gibi de 'İslam Birliği' (Union Islam) oluyor. Bu süreçte aileleri, çocukları geliyor. Türkiye'de o yıllarda sağ-sol olayları başlayınca buradaki birinci kuşak, 'Çocuklarımızı okutalım. Biz okuyamadık, gurbet eldeyiz' diyerek çocuklarını okutmak için gayret etmişler. Ortaokul, lise, üniversiteye ise yeni yeni adım atanlar var.  Seksen öncesi anarşi dediğimiz sağ-sol olayları başlayınca hergün 5 kişi 10 kişi vurulup öldürülüyordu. Kimisi faili belli, kimisi faili mechul idi. Çocuğumuz kör bir kurşuna gitmesin diye çocuklarını buraya almaya başladılar. Ya burda okuturuz ya da bir işte çalışır diye getiriyorlardı. Ama çoğu okumuyordu. Çünkü dil meselesi vardı. Yaşı da ilerlediğinden gençler için okumak zor oluyordu. Ondan sonra aileler geliyor. İkinci cenerasyon toplu bir şekilde Almanya'ya gelmeye başlıyor.

1985'te de AMGT, Avrupa Milli Görüş Teşkilatı adı ile teşkilat devam etti. 1994 yılına geldiğimizde ise globalleşen dünyada, Berlin duvarı yıkılmıştı, Komünist blok dağılmıştı. Artık insanımız burada daha da kalıcı idi. İşyerini burda açıyordu, cami binasını satın alıyordu, evini satın alıyordu. Bir de üçüncü cenerasyon dünyaya gelmeye başladı. İkinci kuşağın çocukları dünyaya geliyordu. Artık dönücü değiliz, kalıcıyız düşüncesi başladı. Bu kalıcılıkla beraber teşkilatımızın ismini de AMGT'deki milli kelimesi nasyonal bir çağrışım yaptığından dolayı, milli kelimesi Hz. İbrahim a.s.ın milleti anlamında kullanılıyordu ama, tercümelerde nasyonal kelimesi kullanıldığından, İslam kelimesi geçmediğinden kayıtlarda teşkilatımız İslami bir sivil kuruluş olarak yeralmadığından, 94 yılına gelindiğinde AMGT, IGMG'ye dönüştürüldü. 'Islamische Gemeinschaft' olarak yani İslam Cemaati Milli Görüş şeklinde değiştirildi. Bu isimle hizmetlerini devam ettirmektedir. Avrupa'da ve Almanya'da ilk kurulan hem dini, hem sosyal, hem de kültürel alanda ilk cemiyet Milli Görüş teşkilatı olmuştur.

Pekala şu anda Avrupa ve Almanya genelindeki cami ve üye sayınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Tabi bizim yapımızda genel merkeze bağlı bölgelerimiz var. Bölgelerimiz bünyesinde de şubelerimiz var. Biz yalnızca Avrupa'da hizmet eden bir kuruluş değiliz. Bugün batı olarak tabir ettiğimiz insanımızın gittiği hem Avrupa'da, hem Avusturalya'da hem de Kuzey Amerika'da teşkilatlanmış durumdayız. Ecdadımızın üç kıtada insanlığa adalet götürme, barış götürme noktasında çalıştığı gibi biz de şu anda üç kıtadayız.

Avrupa, Avusturalya ve Kuzey Amerika'da faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Bu üç kıtada 34 bölgemiz var. Bunun 32'si Avrupa'da. Biri Avusturalya'da, bir diğeri de Kuzey Amerika'da. Almanya'da 15 bölgemiz, Avusturya'da 3, Fransa'da 5, Hollanda'da 2 bölgemiz var.  Diğer Avrupa ülkelerinde ise her ülke 1 bölge olarak sayılıyor. Yani insanımızın yoğun olduğu bölgelerde yakından hizmet götürebilmek için yoğunluğa göre bölge sayımızı oluşturuyoruz. Mesela Almanya'da 3,1 Milyon vatandaşımız var. İkinci olarak Fransa'da 700 binin üzerinde, Hollanda'da 400 bin, Avusturya'da da 300 bine yakın insanımız var. Bu yoğunluğa göre insanımıza hizmet götürebilmek için bölge sayımızı artırıyoruz.

Bu 34 bölgemize bağlı 520'den fazla camimiz var. Bu camilerimizin bünyesinde gençlik teşkilatı, kadınlar teşkilatı, kadınlar gençlik teşkilatı gibi diğer alanlarda da oluşturduğumuz şubelerle ilgili 2 bin 237 tane de ek birimler var. Bu şubelerimize kayıtlı üye sayımız 108 binden fazla. Son beş yılda 19 binden fazla yeni üye kaydettik. Medyada takip ediyorsunuzdur, teşkilatımıza baskınlar vs. arttıkça insanlarımızdan üye olanların sayısı da inadına artıyor. Üye sayımız son beş yılda 87 binlerdeyken 19 binden fazla bir artış göstererek 108 binin üzerine ulaştı. Geçtiğimiz yılın Alman Anayasayı Koruma raporunda şöyle yazıyorlar; Her türlü engelleme ya da baskılara rağmen IGMG'de üye sayısı artıyor. Son bir yılda Almanya'da 3 bin küsur yeni üye kaydettiler diyor. Hamdolsun her alanda hizmetlerimiz artarak devam ediyor. Üstadın dediği gibi keyfiyet ve kemiyet noktasında her alanda hizmetlerimiz devam ediyor.

Üç kıtadaki tüm teşkilatların merkezi burası, yani Almanya mı?

Evet burası. Yani 'Misak-i milli' dediğimiz sınırların dışına giden insanlarımızın bulunduğu ülkelerdeki teşkilatlarımızın genel merkezi burası. Tabi Türki Cumhuriyetlerin durumu farklı, onlar hariç. Biz göç etmiş insanlarımızın bulunduğu üç kıtadaki ülkelerde hizmetlerimizi bu şekilde sürdürüyoruz.

Şimdi o zaman biraz daha Almanya'ya doğru kayalım. Zaten genel merkez Almanya'da olduğu için buradaki çalışmalarınız diğer bölgelere örnek teşkil ediyor herhalde.

Evet, zaten ilk göç de Almanya'ya olmuştur. Yani iş göçü dediğimiz işçi göçü ilk olarak Almanya'ya gerçekleşti. Burası tabi dediğiniz gibi örnek teşkil ediyor. İşin laboratuvarı bi bakıma.

O halde Almanya'daki çalışma alanlarınız, son on yılda ağırlık verdiğiniz konular hangileridir?

Mazisi olmayanın atisi de olmaz diye bir tabir vardır. Biz hem geçmişimizle hem de geleceğimizle bir bütünlük arzetmemiz lazım ki, hem kuşaklar hem hizmetler noktasında geleceğe daha emin adımlarla devam edebilsin. Dolayısıyla bizim sloganlaşmış, hizmetlerimizi ifade eden birkaç tane cümle var. Bunlardan biri hadis-i şeriften kaynaklanan, 'İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır'. İkincisi 'Biz bir aileyiz'. İnanç toplumu olarak rengimiz ne olursa olsun, dilimiz ne olursa olsun, Müslüman olarak biz Türkiye kökenli bir teşkilatız başlangıçta. Biz bir aileyiz. Ailenin fertleriyiz. Üçüncüsü biz ümmetçi bir teşkilatız. Irkı, rengi, dili memleketi ne olursa olsun, değil mi ki Kelime-i Şehadeti ifade ediyor o bizim dinde kardeşimizdir. Yani biz ümmetçi bir anlayışa sahibiz. Bir diğer sloganlaşmış cümlemiz de şudur; Biz doğumla ölüm arasında insanlara hizmet ediyoruz. Bu da iddialı bir cümle olarak görülebilir. Evet iddialıdır. Biz de bunun gereğini yapıyoruz. Sıfır yaş ile 12 yaş arası çocuklarımız için çocuk kulübümüz var. Çocuklarımıza dini günlerde, önemli günlerde, yani Ramazan bayramı, Kurban bayramı gibi günlerde, kandil günlerinde birer mektup gider. Hem o günü hatırlatmak,  hem de o günün ciddiyetini anlatmak üzere onların anlayacağı şekilde yazılmış bir mektup gider. Bir de çocuklarımız için dergimiz var. Bunlar sıfırla 12 yaş arasında genç ve çocuk kulübü üyeleridir. Çocuklarımıza kimlik kazandırmak, kişilik kazandırmak içindir. Burada bir anektodu ifade edeyim. Bir önceki 2008 Anayasayı Koruma raporunda şöyle deniliyordu; IGMG'yi raporlarda yazmaya devam edeceğiz. Çünkü, bunlar dini ve milli kimliğe sahip şahsiyetli 'iddia ve irade ortaya koyan' Müslüman toplum oluşturuyorlar. Bunun için raporlara almaya devam edeceğiz. Bizim için tehlike arzediyor. Asimilasyona engeldir diyor. Onlar entegrasyon diyorlar ama asimilasyonu kastediyorlar. Çünkü 44 yıldır hizmet eden, toplumumuzu kucaklayan bir yapı olduğu için bu böyle. İmam-ı Şafii hazretleri 'Hasmın şehadeti esastır.' diyor. Bunların şehadeti böyle. İşin doğrusu da bu. Dini ve milli kimliğe sahip, şahsiyetli, yani iddia ve irade ortaya koyan bir Müslüman fert ve toplum oluşması. Bu paralel toplum değil. Kendi inandığı gibi yaşayan, kültürünü koruyan, dinine göre hareket eden bir topluluk oluşması için biz çalışıyoruz. Çünkü Anayasa da bunu gerekli görüyor. Anayasanın önerdiği de bu zaten. Herkes kendi inancında, kendi kültüründe, kendi dininde özgürce yaşama hakkına sahiptir, yasalar da bunu temin etmekle mükelleftir diyor. Ki doğru olan da budur. Dolayısıyla çocuklarımıza biz 0 ile 12 yaş arasındakiler için çocuk kulübüyle hizmet veriyoruz. Şu anda son beş-altı yıldır yoğunlaştığımız 200'ün üzerindeki noktada ana sınıflarımız var. 'Kindergarten' şeklinde hizmet veren çok yaygın hizmetlerimiz var. Buralarda üç-beş yaş grubu arası çocuklarımıza hem iki dilliliği öğretiyoruz, hem Almanca ve hem de Türkçe öğretiyoruz. Biz zaten iki dilliliği savunan bir teşkilatız.

Ardından ölüm dediğimizde cenaze fonu çalışmamız var. Ecel herkes için geçerlidir. Çünki 'her nefis ölümü tadıcıdır' buyuruyor Allahü teala ayeti kerimede. Dolayısıyla bir kişi öldüğü zaman resmi bütün muamelelerini, cenaze fonumuz aracılığıyla vefat eden bayan ya da erkek kardeşimiz ya da çocuk, her türlü işlemini yapar, nereye defnedilecekse oraya kadar götürülmesini sağlar ve bunun da masraflarını karşılar. Acılı gününde insanımızı yalnız bırakmadığı için bu hizmetimiz de en az diğer hizmetlerimiz kadar takdir gören bir hizmettir. Doğumla ölüm arası dediğimiz olay budur. Yani doğan çocuğumuzu çocuk kulübüne kimlik ve kişilik kazanması için ve vefat edene de cenaze hizmetimiz. Bunun arasında insanımıza dini alanda, kültürel alanda ve sosyal alanda hizmet veriyoruz. Yani gençlik teşkilatımızdan tutun üniversitelerimize, yıldız gençlik projelerimiz var, kadın kollarına, irşaddan, tanıtmadan, kutlu doğum haftalarına kadar, eğitimden sosyal hizmetlere kadar, cemaat hizmetleri, cami hizmetleri, maidei Kur'an, kutlu doğumlar gibi. Müslümanlara karşı, insanlara karşı yapılan hukuk dışı hareketlere karşı da tavrımızı koyuyoruz. Mesela Peygamberimizle ilgili karikatür krizi olsun, 'vicdan testi' olsun, hem IGMG olarak diğer kardeş kuruluşlarla biraraya gelerek bunlara karşı hukuki duruşumuzu, tavrımızı ortaya koyuyoruz. Zaten son altı-yedi yıldır da Müslümanlar arasında iyi bir birliktelik var. Çatı kuruluşlar olarak biraraya geliyoruz. Meselelerimizi görüşüyoruz. Herkes kendi hizmetini kendi alanında yürütürken, ortak meselelerde, devleti ilgilendiren ya da yasalarla ilgili hakları ilgilendiren konularda da biraraya gelerek ortak bir tavrı geliştiriyoruz. Bu çalışmalar sonucu KRM adı altında, Almanya Müslümanlar Konseyi adı altında bir çatı kuruluş oluşturuldu. Bunun dışında da Milli Görüş olsun, Diyanet teşkilatı, İslam Kültür Merkezleri Birliği ve ATIB genel başkanlarıyla mutad her ay biraraya gelerek kahve içer, muhabbet ederiz. Mesela bu ayın toplantısı için ev sahipliğini biz yapıyoruz. Bundan önce İslam Kültür Merkezleri Birliğindeydi, ondan önce Diyanet Teşkilatında, daha önce de ATIB'deydi. KRM'nin sözcülüğünü de her altı ayda bir teşkilat üstleniyor. Çalışmalar böyle devam ediyor hamdolsun.

Almanya İslam Konferansı hakkında ne düşünüyorsunuz, bu konferansın Almanya'da yaşayan Müslümanların problemlerine çözüm olacağına inanıyor musunuz?

Öncelikle nasıl başladı, nasıl gelişti ve nasıl devam ediyor onu özetleyeyim. Almanya ve Avrupa'daki devlet ya da hükümetler bizim burdaki tavrımızdan dolayı biraraya gelemeyeceğimizi zannediyorlardı. Geçmişte dini cemaatlerin mensupları bile birbirlerine selam vermeyen, birbirlerini tekfir noktasında dışlayan bir yaklaşımları vardı. Tabi o günlere gidip de doğru mu yanlış mı diye onları tartışacak değilim. Onlar bir realiteydi, hayatın gerçeğiydi. Fakat biz bu işlerin böyle gitmeyeceğini düşünüyorduk. Kıblemiz bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir, her şeyimiz bir hizmetlerimiz farklı. Hizmetler elbette farklı olacaktır. Yedi milyar insanın hiçbirinin parmak izi aynı değil. Siması da aynı değil, benzer ama aynı değil. Hizmetlerimiz de farklı olacak yani. Burda önemli olan kaliteyi artırmak, hizmette yarışmaktır.

Burada şimdi dördüncü cenerasyon dünyaya geliyor ve burada asimilasyon politikası var. Ötekileştirme tavrı var. Herşeyi bizim üzerimize bina ediyorlar. Partiler bile seçim politikalarını yabancılar, bilhassa da Müslümanlar üzerine uyguluyorlar. Gelin bu yanlışlarımız neyse tesbit edelim, en kısa zamanda da vazgeçelim. Doğrularla birlikte birbirimize hem destek olalım hem de dua edelim dedik. Sağolsunlar hizmet eden tüm arkadaşlarla birlikte bu şekilde beraberce bir adım atıldı.

Biraraya gelmenin zorunluluğu ve gerekliliği yanında, yüklediği bazı sorumluluklar da var tabi. Bu da yasada ve hukukta belirtilen haklarımızın talebi gibi. Madem biraraya geldik, daha önceki münferit talepleri beraberce ele alalım, gündemimize alalım ve takip edelim dedik. Ta 70'li yıllarda Milli Görüş, 80'li yıllarda İslam Kültür Merkezleri, İslam dini ile alakalı resmen tanınması için müracaatlar yaptı. Bunlara verilen cevap, 'Biz herbirinize tek tek  cevap veremeyiz. Biraraya gelin birlikte talepte bulunun ve yasadaki haklarınızı alın.' şeklinde oldu. Biraraya gelmeyeceğimiz zannediliyordu. Ki son on yıla kadar da biraraya geldiğimiz yoktu doğrusu. Doğru oturalım, doğru konuşalım diye bir söz vardır hani. Doğrusuna bakarsan böyleydi.

Bu biraraya gelişimizin de çeşitli anektodları vardır. 'Vicdan testi'yle alakalı mesela. Bu resmen hukuk dışı bir tavırdı. Otuz küsur soru, Hessen Eyaletinde uygulaması başlatıldı. Hukuk dışı, insanlık dışı tavra karşı biz de bir tavır koyalım dedik. Aynı günlerde Danimarka'da Peygamberimizle ilgili bu karikatür krizi de ortaya çıkınca, biraraya geldik bu konularla ilgili ortak bildiriler yayınladık. Gelin bu birlikteliğimizi sürekli hale getirelim dedik. İşte bu sürekliliği olsun dediğimiz birlikteliğin adını da bir üst çatı kuruluş olarak KRM koyduk.

Bu çalışmaların sonucunda DIK diye ifade edilen Almanya İslam Konferansı oluştu. Fakat örgütlü Müslümanların yüzde 15'ini temsil ediyor, örgütsüz Müslümanları da yüzde 85 temsil ediyor diye Almanlar tarafından işin gerçeğini yansıtmayan bir gerekçe ortaya konuldu. Tamam biraraya gelelim ama Diyanet, Milli Görüş, İslam Kültür Merkezleri Birliği, ATİB ve diğer örgütlenmiş dini cemaatlerin katıldığı İslam Konferansıdır. Başka bir konferans değilki.

Adı üstünde İslam Konferansı ilgilileriyle, örgütlü Müslümanlarla biraraya gelinmesi gerekirken, 15 delege berlirlendi. Dördü örgütlü Müslümanlar, 11'i de örgütsüz Müslüman kişiler tarafından temsil edildi. Şahıslar yani ferdi olarak. Bunların ilk demeçlerini ben hatırlıyorum; Önce bunlarla biraraya gelebilmek için bunlar 'Kur'an'da başörtüsü emrinin olmadığını söylesinler!' gibi beyanatlar yapıldı. Ya da 'Kadın hakları ile ilgili şöyle şöyle beyanatlar versinler öyle gelsinler!' diye, Necla Kelek ya da Lale Akgün olsun bu tip demeçler verdiler. Adı İslam Konferansı, ama İslam'a karşı ya da İslam'la ilgisi olmayan beyanatlar verilmesini şart koşan bir anlayışla yaklaşıldı. Müslümanım diyene biz Müslüman değildir diyemeyiz. Bizim inanç temellerimize terstir. Ama Müslümanlarla ilgisi, bir derdi, kaygısı olmayan, hatta menfi manada önyargıları olanların buraya çağrılmaları fevkalade yanlıştı. Maalesef böyle yapıldı. 'Biz böyle istiyoruz, böyle olacak' denildi. Tabiri caizse 'yerseniz' demeye getirdiler. Bu iş böyle başladı.

Ancak hem başlayışı sakattı, hem de gündemi çok yanlıştı. Buradaki Müslümanlarla ilgili yasaların verdiği hukukun konuşulacağı yerde, öncelikle 'siz şunları şunları bi kabul edin' şeklinde dayatmalar başladı. Kadın erkek eşitliğinden tutun, başörtüsü gibi konuları kendi istedikleri şekilde dayatarak bir gündem oluşturdular. Ve Müslümanları her zaman bir güvenlik sorunu gibi gündeme getirdiler. Bunun öncesinde de Aşağı Saksonya Eyaletinde Cuma günleri cami önlerinde namaza giden Müslümanlar polis tarafından kontrol edilerek arandı. Hatta ellerine mühür vurdular. Cami yakınında parkeden arabalarının plakalarını kaydettiler. Bu demokrasi dışı bir anlayıştı. Sanki 35'li yılları hatırlatıyordu. Ellere vurulan mühürler falan sanki okuduğumuz, belgesellerde gördüğümüz tarihteki bazı olayları hatırlatan bir davranıştı. Buna karşı biz teşkilat olarak tavrımızı koyduk, hukukçularımız gerekli mücadeleyi yaptı. Enterasandır, 'bu konuda tek rahatsız olan Milli Görüş başkaları rahatsız olmuyor' demişlerdi. Yani camilere gelen insanların bir önyargıyla teröristmiş gibi ya da kanun dışı iş yapan insanmış gibi kontrol edilmesi, sadece Milli Görüş camileri değil, diyanet ve diğer teşkilatların camilerinde de kontrol edildi, ama tek tavır koyan Milli Görüş oldu. Daha sonra da diğerlerinin bu konuda bir sıkıntısı yok sadece Milli Görüş rahatsız oluyor şeklinde ifade edildi.

Tabi diğer tarafta İslam Konferansının alt komisyonları oluşturuldu. Orada arkadaşlarımız dayatmalara ve yanlışlara adını doğru koyunca rahatsız olanlar oldu. Birinci dönem İslam Konferansı zirvesi, önceki büyük koalisyon hükümeti zamanında eski İçişleri Bakanı Schaeuble'nin başkanlığında yapılmıştı. İkinci İslam Konferansı dediğimiz dönem ise seçimlerden sonra yine CDU'nun (Hristiyan Demokrat Parti) iktidarında İçişleri Bakanı De Maiziere'nin başkanlığında yapıldı ve yapılıyor. Ancak burda IGMG'siz, Milli Görüş'süz bir İslam Konferansı düşünüldü. Bunun da böyle olması için kurt-kuzu hikayesi gibi önce aslı astarı olmayan suçlamalarla, baskınlar sonunda, işte bunlar böyle böyle yapıyor gibi, Genel Sekreterimiz Oğuz beyle ilgili 'uluslararası terör örgütü kurmuş, oraya parasal destek yapıyormuş' gibi suçlamalarla soruşturma yapıldı. İkibin sayfalık iddianame hazırlandı, tek iki yerde ismi geçiyor. O da adres tesbiti ile alakalı. Ondokuz ay sonra dava düştü. Ama çıkıp da bi özür dileyen olmadı. Yahu yanlış yaptık falan demek yerine aynı yanlışlarına devam ediyorlar. Bu da hukuk adına, demokrasi adına, uyum adına bizleri üzüyor. Bunu hukuka dayandırarak yapmaları gerçekten çok üzücü. Ama biz yolumuza devam ediyoruz.

Şimdi biraz da Türkiye'ye doğru uzanalım isterseniz. Son on yıldaki değişikliklerden dolayı Türkiye'nin yurtdışındaki resmi kurumlarıyla da ilişkilerinizde bazı değişiklikler oldu sanırım. Haklı mıyım bu konuda, yani Milli Görüşün Türk büyükelçilikleriyle, konsolosluklarla olan münasebetlerinde birtakım değişiklikler, ya da tabiri caizse bir düzelme oldu mu?

Tabi biraz daha geriye dönüp bakarsak Türkiye'deki devlet ya da devletin işlerini yürüten hükümetler Türkiye'de de inançlı insanlarla kavgalıydı. Onları da problem olarak görüyordu. Başta ifade ettiğimiz 44 yıl önce buralara gelerek çalışan vatandaşlarını takdir edeceğine tahkir eden, kabul etmeyen, reddeden bir tavır gösterdi. Devleti ya da hükümeti temsil eden Diyanet Teşkilatımız, 1984 yılında Avrupa'ya hizmet olarak geldi. Ondan evveline baktığımız zaman 20 küsur yıl, 24-25 yıl sonra geldi. Yani 1961'de insanımız gönderilirken, bir Yunanistan, bir İspanya, bir İtalya da buraya işçi gönderdi o dönemde.

Onlar Hristiyan oldukları halde mezhep farklılıklarından dolayı kendi papazlarını gönderdiler. Bizim insanımız Müslümandı, Müslüman bir milletin evladı olarak buraya gelirken, iş antlaşmalarına bunları koymadıkları gibi, böyle bir ihtiyacı da görmediler ve göndermediler. Bu ihtiyacı ya da eksikliği giderenleri de maalesef dışladılar. Türkiye'deki devlet ya da hükümetler o günün şartıyla dışladılar. Bu dışlananlardan birisi de biziz. İlk başlangıcı biz yaptığımız için.

Hizmet edenler takdir edileceğine tahkir edildi. Efendim bu hizmetlerimizi vatan düşmanlığı, millet düşmanlığı, bayrak düşmanlığı gibi algılayarak toplumumuzun hassas olduğu noktalarda böyle bir önyargı oluşturulmaya çalışıldı. Bizim bu yanlışlıkların giderilmesi hususunda geçmişteki hükümetlerle de münasebetlerimiz oldu. Yani vatandaşlarımızın meseleleri, toplumumuzun meselelerini iletme noktasında o zaman da oldu. Olmadı değil, sürekli oldu ama bu Akparti hükümeti şöyle bir prensip uyguladı; Teröre bulaşmayan ya da terörle bağlantısı olmayan bütün kurum ve kuruluşlarla konsolosluklarımız, büyükelçiliklerimiz, hükümet olarak bizim sıcak temasımız, herkese eşit bir temasımız olacak diye bir uygulama yaptılar. Bu da doğru bir uygulamaydı.

Geçmiştekilerin yapmadığını, uygulamadığını sayın Tayyip Erdoğan ve Akparti hükümeti yaptı. Gerçekten de bunu her seferinde sayın Cumhurbaşkanımızın gelip gidişinde olsun, Başbakanımızın gelip gidişinde olsun, bakanların gelip gidişinde olsun, terörle ilintisi olmayan, sağından solundan her kurumla, dindarından sosyal demokratına kadar her kurumla münasebetlerini eşit tuttu. Dolayısıyla İslam Toplumu Milli Görüş de burda demokratik bir ortamda, hukuki zeminde, 44 yıldır hizmetleriyle toplumumuzun ve insanımızın takdirini kazanmış bir teşkilat olarak aynen diğer kurumlara uygulanan neyse bizimle de münasebetleri aynı oldu. Bu elbette müsbet bir gelişme, olumlu bir gelişme, olması gereken bir gelişme. Bu bu şekilde yürüyor. Ben bu anlayışla hareket eden herkese teşekkür ediyorum.

Yine Türkiye ile alakalı bir soru sormak istiyorum. İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatı olarak şu anda genel başkanlığını Necmettin Erbakan'ın yaptığı Saadet Partisi ile ilişkileriniz son dönemde nasıl?

Toplumda yine şöyle bir algı var. Geçmişte AMGT, şu anda İGMG Türkiye'deki bir partinin burdaki şubesi gibi algılandı ya da algılanmak istendi. Bunu şöyle bir düzeltelim. Şimdi İGMG geçmişte AMGT, Almanya'da Avrupa'daki hukuka göre, yasalara göre kurulmuş bir teşkilattır.  Dün olduğu gibi bugün de Türkiye'de herhangi bir partinin kuruluşu ya da bir şubesi değildir. Ama Türkiye'de kültürel bağlarımız ve sosyal bağlarımızın yanında, dünya görüşü bakımından daha yakın olduğumuz siyasi partiler olmuştur.

Bunun temelinde de şu vardır; Biraz önce söylediğimiz insanımızın Türkiye'ye dönme isteğinin belirginleştiği 60'lı 70'li yıllarda Milli Nizam, daha sonra Milli Selamet kurulduğunda 'önce ahlak ve maneviyat' diye çıkmıştı. Bugün de insanımızın en çok ihtiyaç duyduğu ahlak ve maneviyattır. İkinci bariz ihtiyaç da sanayileşme ve ağır sanayi idi. Çünkü sayın Erbakan da 50'li yıllarda doktorasını burda Aachen Üniversitesi'nde yapmıştı. O günkü buluşlarıyla, tesbitleriyle takdir almış bir ilim adamıydı. Dolayısıyla buraya gelen işçi ya da öğrenci buradaki kalkınmayı görüyor, aynı kalkınmanın, bir Japon mucizesinin ya da Alman mucizesinin Türkiye'de de olmasını istiyor. Türkiye'ye döndüğünde bu çalışmaları yapıyor. Tabi ki sayın Erbakan'ın özlemleri, sözleri, ifadeleri burdaki insanımızın da özlemlerini, hayallerini ifade ediyordu. O zamanlarda da Türkiye'de bir düşünce birlikteliği olmuştu. Burdaki insanımızın Türkiye özlemi olsun, Türkiye'nin kalkınması olsun, ilerlemesi olsun bu özlemleri beraber taşımıştır. Bu süreçte böyle bir fikir birliğinden dolayı daha çok insanımız böyle bir özlemle hayatını devam ettirmiştir.

Ama hiçbir zaman hukuken oranın bir parçası ya da şubesi şeklinde değildir. Tamamen orası oranın yasalarına göre bir partidir. Burası da buranın yasalarına göre bir sivil toplum kuruluşu, bir dernektir, dini bir cemaattir. Dolayısıyla böyle bir süreç var, önce bunu belirtmemiz lazım.

İkincisi; Sayın Erbakan fikirlerinden istifade ettiğimiz, bize manevi noktada önderlik yapmış bir büyüğümüzdür. Biz kendisini öyle görürüz, öyle biliriz. Ancak diğer iktidarda olan kardeşlerimizi de, ben Tayyip Bey'le 37 yıldır tanışırım. Türkiye'de MTTB'de olsun, partide olsun birlikte. Hani onun meşhur bir sözü var; Birlikte yürüdük bu yolları, beraber ıslandık bu yağmurlarda diye. Birlikte yürüdüğümüz ve ıslandığımız bir kardeşimizdir, arkadaşımızdır. Ben burda gençlik başkanı iken kendisi İstanbul İl başkanıydı. Çeşitli programlarda hep birlikte olmuşuzdur. Yani böyle bir dostluğumuz, kardeşliğimiz, arkadaşlığımız var. Abdullah Gül bey, ben Kayseri Akıncılar başkanı ve İç Anadolu sorumlusu iken, Sakarya Üniversitesi'nde doçentti. Ta o zamanlardan tanışırız. Kardeşi Macit bey Kayseri Akıncılar yönetim kurulundaydı. Böyle bir de yakınlığımız, tanışıklığımız var. Diğerleriyle de bir Bülent bey olsun, diğerleri olsun beraberce gençlik dönemlerinde çalışmalarımızda birlikte olduğumuz kardeşlerimiz, arkadaşlarımız şu anda devlet büyüklerimiz. Onlarla bir de tarihi sürecimiz var. Yani bir birlikteliğimiz var. Beraber güldüğümüz, beraber üzüldüğümüz günler var. Dolayısıyla böyle bir hukukumuz da sözkonusu kendileriyle.

Biraz önce bahsettiğiniz Erbakan Hocamızın Türkiye ile ilgili çalışmaları bakımından...

Erbakan Hocamız bir rahatsızlığı dolayısıyla hastahanede. Cenab-ı Hak şifalar ihsan eylesin! Burdan geçmiş olsun dileklerimizi de iletiyoruz. Ve şifaya kavuşması için de dua ediyoruz. Gerçekten hem Türkiye'ye hem İslam alemine malolmuş bir devlet adamı, siyaset adamı, aynı zamanda ilim adamıdır. Bunu da burda belirtmek isterim.

Yani şimdi o zaman 20-30 sene öncesine baktığımızda Türkiye'de bir Japon mucizesi veya bir Alman mucizesi gibi Türkiye'nin problemlerini halledecek birtakım çözümler üretmek çabası o zamanlar Milli Görüş'te de vardı herhalde. Buradaki Milli Görüşün çalışmaları da herhalde daha çok Türkiye'ye yönelikti.

Diğer bütün kurumlar da genelde Türkiye'ye döneceğiz diye hesap ediyorlardı. Doksanlı yıllara kadar öyleydi.

Peki şu anda Milli Görüşün konuya yaklaşımı nasıl. Problemler sıraya dizildiğinde Almanya'daki problemler mi en başa geliyor, yoksa Türkiye'deki problemler mi?

Biraz önce de belirttiğimiz gibi 85-90'lı yıllara kadar buradaki insanlarımız ve insanlarımızın oluşturduğu kuruluşların özlemi Türkiye'ye dönmekti. Burada kalıcı olduğumuzu düşünenler de var mıydı? İstisna olarak vardı. Ama keşke biz ta 60'lı 70'li yıllarda böyle düşünebilseydik, o zamanki sorumlular ya da bilenler bunu o zaman görseler idi. Niye böyle diyorum? Şunun için; İnsanlık ve İslamlık tarihine baktığımızda toplu göçlerde geri dönüş olmamış. Sosyolojik olarak baktığımızda aslında ta 1961'de gelirken bunun adı belliymiş. Ama keşke o zaman görebilseydik.

En bariz, muşahhas olarak ifade edeyim, İslam tarihi ile ilgili bir örnek. Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret ediyor. Üç şey burda etkin. Bir gidilen mesafe, iki giden topluluğun sayısı,  üç kalınan süre. Mekke-Medine arası kuş uçuşu 500 km. Giden insan sayısı 700-800 küsur. Yani muhacir dediğimiz hicret edenler. Kaldıkları süre, hicretle Mekke'nin fethi arasındaki süre 8 yıl. Gidilen yer 500 km, terkedilen şehir ile gidilen şehir arası. O zamanlar bildiğiniz gibi şehir devletleri var. Giden insan sayısı azami 800. Peygamberimiz Medine'ye vardığında bir nüfus sayımı yaptırıyor. 700-800 hicret eden Muhacir var, bir o kadar da Ensar. Toplam Müslümanların sayısı kadın, erkek, çocuk yaklaşık 1500. Kalınan süre de 8 yıl. Peygamberimiz dahil Mekke'nin fethinden sonra bir tane muhacir dahi Mekke'de kalmayıp, hepsi Medine'ye geri döndü.

Biz ise 3 bin km gelmişiz. O günün şartlarında 4 milyon insanımız var. Şimdi 5 milyon küsur. Ellinci yılındayız. Hicretin ya da göçün ellinci yılındayız. Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya ya da Güney Amerika'ya gidenler de, hani güneye Latin Amerika derler ya, oraya da İspanyollar, Portekizler ve İtalyanlar gitmiştir. Yani Avrupa'nın güneyindekiler gitmiştir. Daha sonra İngiltere'den, Fransa'dan, Hollanda'dan Kuzey Amerika'ya gitmişlerdir. Bugün Kanada'nın yarısından fazlası Fransızdır. Diğer yarısı da Hollandalı ya da İngilizdir. Montreal mesela Fransız bölgesidir. Toronto İngiliz bölgesidir. Amerika da hakeza İngiliz ağırlıklıdır. Onlar da geri gelmemiş. Onlar niye gittiler, altın bulacaklardı. Yeni bir kıta keşfedilmişti. Oradan altın alıp geleceklerdi. Onlar da kalmış.

Bizim ecdadımız Orta Asya'dan çıkmış, batıya doğru gelmiş, bugün Anadolu'yu yurt tutmuş. Biz de daha sonraki göçlerde batıya gelmişiz. Sosyolojik olarak baktığımızda geriye dönüş yok. Onun için ta 61'de keşke din adamlarımız, akademisyenlerimiz, devlet yöneticileri bunu o zaman görseydi, hazırlığını ona göre yapsaydı. Ta bu 85'li 90'lı yıllara gelindiğinde kalıcılık ifade edilmeye başlandı. Biz o zaman kalıcıyız dediğimizde bize, yahu siz vatan haini misiniz, ülkeyi terk mi ediyorsunuz diyorlardı.

Ama sosyolojik gerçek buydu. Bunu görmemiz lazım. Şimdi bu konuda geç kalmış bir durumdayız. Müesseselerimizi, kurumlarımızı, insanlarımıza bu manada daha kalıcı hizmetleri daha önceden yapabilmeliydik. Ama Almanlar bunu görmüş aslında. Ta 70'lerde, o ikinci kuşak ve ailelerin gelişleri yoğunlaşınca büyük bir nüfus patlaması oluyor. 1984 yılında Alman devleti teşvikli dönüş programını ortaya koyuyor. On bin Mark veriyor. Bütün haklarını öldüreceksin, emeklilik oturum vs. 480 bin insanımız 1984 yılında Türkiye'ye kesin dönüş yaptı. O günden bugüne büyüme hızı gözönüne alınırsa 2 milyon insanımız dönmüş oluyor. Nüfus artışını hesap ettiğimizde o zaman Almanya'da 3 milyon değil 5 milyon insanımız olacaktı. Bunun manası budur.

Dolayısıyla önce bunun bir tesbitinin yapılması gerekir. Herkes dönecek, Türkiye'nin de kalkınması noktasında insanlara bir takdir, teveccüh sözkonusu idi. Fakat 90'lı yılara geldiğimizde biraz önce söylediğimiz gibi küreselleşen dünya, yıkılan bir Komünist blok, yıkılan Berlin duvarlarının yanında kalıcılıkla ilgili söylemler ve eylemler. Eylem nedir? Camilerin mülkiyetleri, evlerin satın alınması, iş yerlerinin kurulması gibi. İstesek de istemesek de bu böyle gerçekleşti. Doğal olarak gerçekleşti. Arz talep noktasında gerçekleşti. İşte ben ta 85'te gençlik kolları başkanıyken kalıcıyız diyordum. Bu sosyolojik olarak böyledir. İslamlık ve İnsanlık tarihini biraz okuyon bunu görüyor. O zamanlar bana sen buraya yeni geldin ama kalacağız diyorsun, biz Türkiye'ye döneceğiz diyorlardı.

Bugün artık kalıcılıkla ilgili ama geç kalınmış bir süreç var. Ama zararın neresinden dönerseniz kardır diye hadis-i şerifte belirtiliyor. Bundan sonraki süreçte hem burdaki kalıcılıkla ilgili toplumla olan entegrasyon, beraber birlikte yaşamak, birbirimizi ötelememe, dışlamama noktasında insanlık olarak ve hukukun gereği adımları atmamız gerekiyor. Onlar bizi yanlış anlama lüksüne sahip olmadığı gibi biz de onları yanlış değerlendirme lüksüne sahip değiliz. İçinde yaşadığımız toplumu kastediyorum. Dolayısıyla birlikte yaşıyoruz. Barış içinde olacağız ve bu ülkenin, bu coğrafyanın refahı noktasında gayret göstereceğiz ve gayret gösteriyoruz. Biz olayı böyle görüyoruz, böyle ifade ediyoruz ve insanımıza da bu şekilde anlatıyoruz. Bunlar da ciddi manada müsbet karşılık buluyor.

Zaten teşkilat olarak da biz kalıcılıkla ilgili kurumsallaşmayı ortaya koyarken bazıları bunu farklı anlıyor, anlayacaktır. Bu anlama meselesi, kavrama meselesidir. Bu bir süreçtir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz hükümetler ya da toplum da bizim burdaki eylem ve söylemlerimize çok da müsbet  manada karşılığını vermiyor. Hatta şöyle de diyorlar; Madem kalıcıysanız, kalıcıyız diyorsanız, burda artık varız diyorsanız her şeyinizi bırakın. Hukuk nezdinde anlarım, sosyoloji noktasında anlarım, ama inanç noktasında da bize benzeyeceksiniz diyorlarsa biz bunu reddederiz, kabul etmeyiz. Zaman zaman tırnak içinde bu iç dünyalarındaki duygularını ifade ediyorlar. Mesela aynileşeceksiniz deniliyor. Mesela önceki koalisyon hükümetindeki Otto Schily'nin söylediği bir cümle; Aynileşmek. Asimilasyondan da daha ileri bir ifadedir. Kültürünüzü, inancınızı, dininizi, herşeyinizi bırakıp bizim gibi olacaksınız demektir.  Bu yasalara da hukuka da aykırı. Demokratik teamüllere de aykırı. Herkes hukuk çerçevesinde istediği gibi inanır ve yaşar. Biz hep bunu ifade ediyoruz. Zaten bugün evrensel dediğimiz hukuk da budur.

Sayın Karahan son soruma geçmeden önce, Akparti ile ilgili düşüncelerinizi belirttiniz. Kısaca Has Parti ile de ilgili yaklaşımınız nedir, onu da söyler misiniz? Son sorum da Almanya'ya göçün ellinci yılı ile ilgili olacak. Teşkilat olarak ellinci yıl dolayısıyla tasarladığınız programlarınız nelerdir?

Numan bey de, bu Türkiye'deki hareketin içinde bulunmuş bir Abdullah bey, bir Tayyip bey ve diğerleri gibi sayın hocamızın çalışmasında birlikte olmuş bir kardeşimizdir. Bizim de bu sürede kendisiyle birlikte olduğumuz, birlikte düşündüğümüz bir kardeşimizdir. Kendisi genel başkan oluşuyla, söylem ve eylemiyle Türkiye'de gerçekten olumlu bir süreç başlatmıştır. Genelde Türkiye'de siyaset kavga üzerine yürütülüyor maalesef. Ancak Numan bey bu konuda kavgadan ziyade, daha çok uzlaşı ve ülkenin gelecekle ilgili kaygıları noktasında, hem söyleminde hem eyleminde olumlu bir süreç başlatmıştır. Ve Türkiye siyasetine katkılarda bulunmuştur. Ancak bu süreçte kendilerinin takdiridir. Bir ayrılma sürecine girdiler. Ya da yeni bir partileşme sürecine girdiler. Biz hepsine başarılar diliyoruz. Ülke'nin geleceği için, insanımızın geleceği için Saadete de, Akpartiye de, Haspartiye de herkese başarılar diliyoruz. Hani derler ya bütün yarışmacılara başarılar diliyoruz. İnsan olarak, kişi olarak, arkadaşlığımız, dostluğumuz, kardeşliğimiz dün de bugün de, yarın da devam ediyor, devam edecek. Diğer kardeşlerimizle olduğu gibi.

Biz zaten biraz önce de söylediğim gibi teşkilat olarak ehl-i kıble hiçkimseyi tekfir etmeyiz, ettirmeyiz, ettirmeyeceğiz. Fakat ehl-i kıble olan hiçkimseyi. Bunlar Müslümanlar arasında sıkça yaşanan olumsuzluklardır. Biz bu olumsuzluklara son diyoruz. Ehl-i kıble olan hiçbir kimseyi tekfir edemeyiz. İkincisi de; Biz ümmetçi bir teşkilatız. Ümmet olarak rengi, dili, ırkı ne olursa olsun, memleketi ne olursa olsun, değil mi ki Kelime-i Şahadeti söylüyor o kişi dinde bizim kardeşimizdir. Bir diğer konuda da dini cemaatin bir temsilcisi olarak söylüyorum; Cenab-ı Hak bizi insan olarak yarattı. İnsan olarak yarattım diyor. Dolayısıyla fıtratta da herkes Müslüman olarak dünyaya gelir. Yani yaratılırken hangi dil, renk, ırk olursan ol, Allah herkesi Müslüman olarak yaratıyor. Daha sonra herkes dinini, inancını kendisi belirliyor. Ancak fıtratta insan olmamız münasebetiyle insan olarak da kardeşiz. Hangi dinde olursa olsun. Hangi renkte, ırkta olursa olsun, insan mı, fıtratta bizim kardeşimizdir. Hani Yunus'umuzun dediği gibi; Biz yaratılanı severiz yaratandan ötürü. Biz birinci olarak böyle görüyoruz, ikincisi ümmet olarak. Bir de üçüncüsü de özelde Müslüman olarak ehl-i kıble olan hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz, ettirmeyiz, ettirmeyeceğiz. Camia olarak kastediyorum. Dolayısıyla biz bu anlayışla ve itikadi noktada da bu önemlidir, itikadi olarak da bu anlayışla hareket ediyoruz ve edeceğiz.

Göçün ellinci yılı ile alakalı ise; Tabiiki yarım asır az bir zaman değil. Geldiğimiz bu süreçte neler yaşandı. Hani hadis-i şerifte keşke diye bir şey vardır. Olmasaydı, yapmasaydık gibi olumsuzluklar noktasında bir mahcubiyetin ifadesi olarak söylenir. Peygamberimiz öyle diyor; Kıyamet günü inananlar da, inanmayanlar da en çok keşke, keşke, keşke diyecek. Nasıl olur diye soruyor Ashab. Gayri Müslimler niye böyle söyleyecek? Müslümanların haline bakacak, imrenecek. Keşke yeryüzünde hiçbir şeyim olmasaydı da iman sahibi olsaydım diyecekler. Peki Müslümanlar niçin keşke diyecek? Gayri Müslimler, Müslümanları gıbta ederek keşke diyecek de, Müslümanlar niye keşke diyecek? Müslümanlar da, yapması gerekip de yapmadıkları şeyleri görüp de, keşke yaptıklarını daha çok yapsaydık, yapmadıklarını da keşke yapsaydık diyeceklerdir buyuruyor Peygamberimiz. Aynen o keşke hadis-i şerifinde belirtildiği gibi 50 yıllık süreçte yapmamız gerekip de yapamadıklarımız, yapıp da daha fazla yapmamız gerekenler noktasında aslında bir muhasebedir ellinci yıl. Bu noktada emeği geçenlere de teşekkür ediyorum.

Elli yıldır insanımızın birçok konudaki problemleri Türkiye'de çözülmemiştir. Bu da bürokrasiden kaynaklanmıştır. Avrupa'daki insanımızın meseleleri, problemleri, çözümleri ile ilgili 8 tane bakanlıkta evraklar gitmiş gelmiştir. En son 2008 yılındaki Türkiye'de yurdışındaki kuruluşlarla yapılan bir toplantıda biz, yine önermiştik; Gelin şu bürokrasiye bir son veriniz. İnsanımız bir dilekçe yazıyor, o, o, o, sekiz bakanlığı dolaşıyor, sonra sümen altında kalıyor. Vatandaşımız da madur oluyor. Bu konuda birçok ülkede örnekleri var. Mesela Yurtdışı Vatandaşlar Bakanlığı olan ülkeler var. Müsteşarlık noktasında temsil edilen kurumlar var. Ya da başkanlık noktasında temsil edilen kurumlar var. Bunu gelin hayırlı bir hizmet yapın diye öneride bulunduk. Hukukçularımız bununla alakalı bir rapor hazırladı. Onu da verdik. Sayın Başbakan bunu olumlu karşıladı. Bununla alakalı talimat verdi, komisyonlar çalıştı. En sonunda Yurtdışı Türkler ve Aile Topluluğu Başkanlığı adı altında bir kurum yasalaştı. Böyle bir başkanlık oluştu. Bu başkanlıktaki arkadaşlarla da arkadaşlarımız görüşüyorlar ve birlikte çalışıyorlar. Ayrıca Aralık ayında bir toplantı sayın Büyükelçimizin sivil toplum kuruluşlarıyla 2011'de neler yapabiliriz diye görüşme yapacağı bir toplantı Köln Başkonsolosluğumuzda düzenlenmişti. Fakat yoğun kar yağışında uçaklar tehir edildiğinden gelememişti. Ama önümüzdeki günlerde zannedersem tekrar biraraya geleceğiz. Neler yapacağız, neler yapılıyor konusunda. Biz de hem ortak olmak konusunda, yani bütün sivil kuruluşları gibi etkinliklere katılma noktasında  önemsiyoruz. Teşkilat olarak da ayrıca sempozyum, panel ve açık oturum gibi bazı çalışmalarımız da var. Türkiye'deki Yurtdışı Türkler Başkanlığı olsun, yine burdaki kurumlarla olsun bu şekilde çalışmalarımız var. İlgili arkadaşlar da bunları takip ediyorlar. Göçün ellinci yılı ile alakalı müşahhas olarak çalışmalarımız da var.

Çok teşekkür ederim, Allah razı olsun.

Ben de teşekkür ederim. Ancak şunu da söylemek istiyorum. Bazıları Milli Görüşü filin tarif edildiği gibi ediyorlar. Yani filin tarif edildiği gibi edenler de var. Hac hizmetlerimizden yararlanan, Milli Görüş en iyi hac yapar diyenler. Kurban kampanyamıza bakıp bir yardım teşkilatı olarak görenler var. Gençlik çalışmamıza bakıp bunlar Gençlik Teşkilatı diyenler. Üniversite çalışmalarımıza bakıp Üniversiteli, cenazeye bakıp Cenaze Fonu diyenler. Eğitime bakıp bunlar yalnız eğitim yapar diyenler. Hangisinden istifade etmişse öyle görüyor. Biz biraz önce söylediğim gibi yediden yetmişe doğumla ölüm arasında insanımıza hizmet veriyoruz.

Mesela son üç yılın öğrenci sayımız, resmi okullarımız, kolejlerimiz ve kurslarımızda 2008'de 108 bin küsur öğrenci okutmuştuk. 2009'da 113 bin, geçtiğimiz yıl 2010'da da, yani 2009-2010 eğitim yılında 119 bin öğrenci okuttuk. Ondan evvelki yıllarda da onbinlerle yüzbinle ifade edilen rakamlardır. Mesela şu anda bizim cami sayımız kadar eğitim kurumumuz var. Resmi okul ve kolejlerimizin dışında. Cami külliyelerimizin yanında üç sınıflık, beş sınıflık, on sınıflık, eğitimcisi, müfredatı ve materyalleriyle birlikte öğrencilere dini ve kültürel eğitim verdiğimiz çalışmalarımız var. Mesela Şubat'ın 13'ünde Heilbron'da 500 öğrenci kapasiteli bir okulumuz açıldı. Mesela Berlin'de Emir Sultan Camiimizde 778 öğrenci okuyor, biliyor musunuz? Geçen gittiğimizde ziyaret ettik. Ellüç eğitimcinin kontrolünde 778 öğrenci düzenli dini ve kültürel eğitim alıyor. Böylece işte Avrupa genelinde 119 bin gencimizin eğitimini gerçekleştirdik. Bu yıl hedefimiz 130 binin üzerine çıkmak. Onbinlerce gencimize, ayrıca Yıldız Gençlik Projesi ile orta öğretimle lise arasındaki gençlere hem dini eğitimini hem de okulunda başarılı olması için İngilizce, Matematik ve Almanca derslerinde yardımcı olacak çalışmalarımız da var.

Baktığımız zaman konferanslar serisine. Biz konferans veren bir teşkilatız aynı zamanda. Hac hizmeti ise hac, gençlik teşkilatı ise gençlik. Bir bütünün içinde dini, sosyal ve kültürel alanda, doğumla ölüm arasında hizmet veren bir kuruluştur İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatımız. Bunu da ifade etmiş olayım. Ben de çok teşekkür ediyorum. Ayaklarınıza sağlık, Allah razı olsun

Yavuz Çelik Karahan

1956 yılında Kırşehir'in Mucur kazasının Aydoğmuş köyünde dünyaya geldi  ve ilköğretimini köyünde gördü. Babası Karahan'ı ilkokulu bitirdikten sonra Kayseri Taşçıoğlu Kur'an Kursuna gönderdi.  Sonra İmam-Hatip okuluna başladı.

Karahan, evli ve dört çocuk babası. İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatları genel başkanlığını yürütüyor. 1985 yılında Avrupa'ya gelen Karahan, geldiği yıllarda o zaman 'Gençlik Kolları' olarak isimlendirilen şimdiki 'Gençlik Teşkilatı'nın genel başkanlığını yaptı. Sonra 8 yılı aşkın teşkilatlanmadan sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi. Dokuz yıldan beri de IGMG Genel Başkanlığını yürütüyor.


dunyabulteni.com

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
ANALİZ