• BIST 84.208
  • Altın 147,160
  • Dolar 3,7746
  • Euro 4,0581
  • İstanbul : 7 °C
  • Berlin : -1 °C
  • Paris : 1 °C
  • Amsterdam : 2 °C
  • Zürih : -5 °C
  • Moskova : -1 °C
  • Lefkoşa : 11 °C

GEORG SMITH ÖZTÜRK’ÜN SAPANI - 1 BÖLÜM -

28.09.2015 12:28
Ahmet İncel

Ahmet İncel

Değerli okurlarım, daha önce size Karayipler’den Tobago’dan yazdığım „Tobagolu Olivia ile Eşrefpaşalı Kazım’ın aşk hikayesi“ benzeri bir öyküyü Yeni Zelanda’nın Auckland kentinde yazdım. 

 

Sizlerden ricam, hazırlamakta olduğum Dünya Öyküler Serisi’nden olan bu öykü ile ilgili bana hiç bir soru yöneltmemeniz ve öyküde anlatılanlarla yetinmeniz. Daha fazla ayrıntıya giremememi anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.

 

Bu öyküyü size üç bölümde anlatmak istiyorum; buyurun birinci bölüm:

 

 

- 1 BÖLÜM -

 

Kendimi, dün akşam Avustralya’nın Brisbane kenti üzerinden geldiğim Yeni Zelanda’nın İstanbul’u sayılan Auckland’da, sabahın erken saatlerinde, kent meydanında bir bankta oturuyor buldum. Alışkanlıklar yaşadığın mekan değişse de değişmiyor ve ben yine tüm yolculuk yorgunluğuna rağmen erken kalkmıştım. Bir yandan çevreyi incelerken, diğer yandan yanımda getirdiğim tost ekmeği ile martıları ve diğer kuşları besliyordum. Aç gözlü martılar her attığım parçayı daha havada kaparken, zavallı küçücük serçeler etrafa dağılan küçük parçalardan nasiplenmeye çalışıyorlardı.

 

Meydanın bir ucundaki mütevazi bir anıt dikkatimi çekti. Anıtın yanındaki banka geçerek, anıt üzerindeki yazıları okumaya çalıştım. “Çanakkale savaşında yaşamını yitiren kahramanlar anısına” yazılıydı. Bir çok ta isim alt alta sıralanmıştı. “Sanki yeteri kadar toprağınız yok ta yeni topraklar için ta Çanakkale’de can verdiniz” diye düşündüm. Aslında bu gariban çiftçi çocukları bizdeki “Vatan, Millet, Sakarya” denklemi gibi “Vatan, Milletler, Kraliçe” denkleminin kurbanı olmuşlardı. Son olarak Singapur`a uçakta seyrettiğim  Russel Crowe’nin, Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz’ın rol aldığı “Son umut” filminden oldukça etkilenmiştim. Filmin ve anıtın etkisiyle bir ana kafamda silah sesleriyle karışık “Allah Allah” sesleri ve martıların açgözlü çığlıkları bir an birbirine karıştı. Tam bu anda omzuma bir elin dokunduğunu ve birinin ard arda “Sör, sör” dediğinin farkına vardım.

 

Dönüp baktım, beyaz önlüklü Hintli görünümlü bir genç delikanlı benimle konuşmaya çalışıyordu:

“Rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Size bir şey söylemek istiyorum”

 

“Buyurun”

 

“Şu karşıdaki binayı görüyor musunuz?”

 

Parmağı ile kibar bir şekilde işaret ettiği yerde eski kolonyal tarzda inşa edilmiş bakımlı dört katlı bir binayı gördüm.

 

“Evet”

 

“İkinci kattaki geniş balkonu görüyor musunuz?”

 

“Evet”

 

“Peki balkondaki beyefendiyi görüyor musunuz?”

 

Bu kez daha dikkatli balkona bakmaya başladım. Gerçekten de bir tekerlekli sandalyeye oturduğunu sandığım yaşlı bir adam bana “gel” işaretiyle el sallıyordu.

 

“Evet, şimdi gördüm”

 

“İşte o beyefendi Mister Smith, sizi görmek istiyor, sizi davet ediyor”

 

Hayda, benim burada hiç tanıdığım yok, bu Smith de nereden çıktı...

 

“Ama ben onu tanımıyorum, niçin beni davet ediyor”

 

“Mister Smith, sizi balkondan martılara yem verdiğinizi görmüş, sizinle bir fincan çay içip tanışmak istiyor”

 

“Ama tanımadığım bir adamın davetini ne diye kabul edeyim. Ben bu kentte daha dün gece geldim” derken, bu beklemedik davetten biraz rahatsız olmuştum.

 

Adam da, benim bu beklenmedik davetten rahatsız olduğumu hissedince zaten bir İngiliz uşağı tavrındaki kibarlığını daha da artırarak nazik bir dille anlatmaya başladı:

 

“Bakın saygıdeğer beyefendi. O gördüğünüz bina bir kliniğin palyatif, yani ölümcül hastaların son anlarını geçirdiği bölümdür. Mister Smith de 

maalesef bu tür hastalarımızdan biridir. Sanırım, böyle bir hastanın bu arzusunu yerine getirmemek insafla bağdaşmaz”

 

O tüm bunları beni ikna için anlattıkça, bana daha da inanılmaz ve uydurulmuş bir öykü gibi gelmeye başladı. Kulaklarımla onu yarım yamalak dinlerken,  gözlerim, öndeki binanın balkonundaki çok zayıf el hareketleriyle beni çağıran yaşlı ihtiyardaydı. Hasta bakıcının anlattıklarından çok o yaşlının çaresiz görünümü beni etkiledi ve aniden:

 

“Tamam, sizinle geleceğim” dedim.

 

Hasta bakıcı beni ikna ettiğini sanmanın mutluluğu ile binadaki ihtiyara elini yumruk yapıp, baş parmağını kaldırarak “Tamam” işareti verdi.

 

 

Kibar hasta bakıcıyı takip ederek, “ya nasip” deyip rizikoya girerek o muhteşem binaya adımımı attım. Aslında başka bir ülkede olsa bu tür rizikolara girmezdim, yapı olarak bu konularda çok garanticiyimdir, ama bu ülkede bende nedense kötü bir şey olur düşüncesi oluşmadı.

 

Hasta bakıcı, bir hasta odasının kapısı açıp beni içeri davet ettiğinde, odanın oturma bölümünde balkondaki yaşlı adamı beni bekler gördüm. Bir eliyle ağzındaki hava verici maskeyi tutan adam, diğer eliyle oturmam için işaret etti. Nedense elimi sıkmadı, sanırım rahatsızlığı dolayısıyla mikrop kapar endişesi var...

 

Yetmiş yaşlarında görünen adam, bembeyaz saçları ve  oldukça çökmüş olmasına rağmen zamanında çok yakışıklı biri olduğu belliydi. Adam, ağzından maskeyi indirip çok hafif bir sesle bana “Hoş geldiniz, beni kırmadığınız için çok teşekkür ederim” derken oldukça zorlanıyordu. Sanırım, ciğerlerinde sorunu vardı... Adamın tane tane konuşması hoşuma gitmişti, çünkü çok daha kolay anlayabiliyordum.

 

“Hoş bulduk” derken o beni uzun uzun beni inceliyordu...

 

Uzun bir sessizlikten sonra bana pat diye sordu:

 

“Müslüman mısınız?”

 

Şaşırdım, kaldım. Daha yeni tanıştığı birine sorulacak soru mu şimdi bu...

 

Afalladım ama, soruyu da yanıtladım:

“Evet” ama neredeyse “Elhamdülillah” diyecektim. Adam ne anlama geliyor diye soracak, yanıtlayacağım ve de her zaman olduğu gibi ona bu yanıtım oldukça kibirli gelecek diye çekindim.

 

“Anlamıştım”

 

Yine şaşırdım:

 

“Nasıl yani, nasıl anladınız?”

 

“Sizi uzun süredir parkta gözlemledim. Martıları beslerken, bir ara ekmek elinizden düştü. Onu yerden aldıktan sonra öpüp, üç kez başınıza koydunuz. Oradan anladım”

 

“o zaman İslam’la ilgili bilginiz var, Müslümanlarla yaşadınız herhalde”

 

Bunun üzerine adam acı acı gülümseyerek

 

“evet” dedi ve ekledi:

 

“hangi ülkeden geliyorsunuz?”

 

“ben Almanya’da yaşıyorum ama Türk kökenliyim” dedim.

 

 

 

 

 

DEVAM EDECEK...

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim