• BIST 83.067
  • Altın 146,894
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul : 5 °C
  • Berlin : 1 °C
  • Paris : -1 °C
  • Amsterdam : 1 °C
  • Zürih : -6 °C
  • Moskova : -5 °C
  • Lefkoşa : 11 °C

“God save America” Tanrı Amerika’yı korusun

18.03.2009 19:20
Ahmet İncel

Ahmet İncel

Amerika ile ilgili izlenimlerime devam etmek istiyorum. İlk yazımda oldukça eleştirel yaklaşımlar sergilemiştim, ama bu konuda Amerika’da uzun yıllardır yaşayan dostlarımın bir uyarısını burada size iletmek istiyorum. Bana “New York” u görüp tüm Amerika’yı değerlendirme, New York bambaşka kozmopolitik bir kent” dediler. Evet aslında haklılar, tabii ki sadece İstanbul ve Ankara’yı görmekte tüm Türkiye hakkında ahkam kesemeyiz, ama ben sadece o kentteki izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım. Belki de o ülkeye olan eskiden kalan ve son Afganistan ve Irak işgaliyle güçlenen ön yargılarım bu tür eleştirel bir manzara ortaya çıkartıyor. Amerika bana zamanında çok zengin olduğu için üzerinde pahalı ama oldukça yıpranmış bir takım elbise taşıyan ve “ben gençliğimde şöyleydim, böyleydim” diyerek geçmişiyle böbürlenen yaşlı sokak serserisi gibi geldi. Yani görünen ihtişam eskimiş bir ihtişamdı. Artık onun zamanı geçti. Zaman artık Çin’in, Hindistan’ın ve hatta komünizmden küresel sermayeciliğe dönüşü başarı ile tamamlayan Rusya’nın zamanı. Almak istediğimiz her şeyde gördüğümüz “Made in China” damgası “yahu ben buraya “Made in USA” almaya geldim diyen arkadaşımızı çıldırttı.  Ulusal övünç sembolleri özgürlük heykeli maketlerinden tutun da “God save America” (Tanrı Amerika’yı korusun) plaketlerinin arkasında bile “Made in China” damgasını görünce insan kendilerini korumayı bile Çinlilere bırakmışlar demekten kendini alamıyor.  Çin başbakanı Wen Jiabao da Amerika’daki en büyük yatırımcı olduklarını söyleyerek oradaki yatırımları için devlet garantisi istedi. Çin’in hazine rezervlerinde Kasım 2008 itibarıyla 682 Milyar Dolar miktarında Amerikan devlet tahvili bulunduğu bilinmektedir.  Son ekonomik krizden sonra Amerika’daki işsizler ordusuna 4,5 Milyon kişi daha katılmış ve işsizlerin oranı yüzde on sınırına ulaşmıştır.   Acaba bir zamanlar Osmanlı için  kullanılan “Hasta adam” deyimi bugün yavaş yavaş Amerika için kullanılmaya başlanmalı mı?

Bakın yine politikaya daldık izlenimlerimi anlatmaktan uzaklaştım. Bu yaşlı adamın  yaşlı gökdelenleri arasında bulunan ve 1929-1931 yılları arasında inşa edilen 102 katlı “Empire State Building” gökdeleni hala muhteşemliğin koruyordu. 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi çifte kulelerini yıkılmasından sonra yeniden New York’un en yüksek binası unvanını ele alan 381 metre yüksekliğindeki bu dev yapıya çıkmak inanılmaz bir duyguydu. Filmcilerin King Kong’u tırmandırdıkları bu binanın 86. katına kadar iki asansör değiştirerek çıktık. Hala pırıl pırıl olan binanın yapımında 60 bin ton çelik kullanılmış. 100 kilometre uzunluğunda su tesisatı ve 5360 metre uzunluğunda telefon ağı varmış. Binadaki toplan 72 asansörle çalışanlar 85. kata çıkabilirken, ziyaretçiler 86. ve ek ödeme ile 102. kata kadar çıkabiliyor. 86. kata çıktığımda da binaya yılda ortalama olarak beş yüz kez yıldırım düştüğünü duymak ta içimi ürpertti. Ama her şeye rağmen binadan Manhattan’ı seyretmek muhteşemdi...

11 Eylül 2001’de yıkılan çifte kulelerin olduğu bölgeye geldiğimde içimin ürperdiğini hissettim. Bu tür burukluğu Dachau’daki toplama kamplarına her ziyaretimde yaşarım. Her iki yerde de insanlar suçsuz yere öldürülmüştü.  Üç binden fazla insanın yaşamını yitirdiği Dünya ticaret merkezi bugün her gün 600 işçinin çalıştığı dev bir inşaat alanına döndürülmüş. “World Financial Center “den seyredebildiğim bugün “Ground Zero“ olarak anılan alana 347 metre yüksekliğe kadar ulaşacak dört kule yapımı için kollar sıvanmış. İnşaat alanı yakınındaki dehşet verici olayın hatıralarını gösteren WTC anı müzesine girmeye de içim elvermedi.   

New York’un en önemli sembolü olan özgürlük heykeline gitmeden olmazdı tabii... Buraya gitmek üzere limana geldiğimizde 11 Eylül sonrası her turistik atraksiyonda olduğu gibi burada da uzun süre bekleyerek  havalimanlarındaki gibi güvenlik kontrolünden geçtik. Ayakkabılarımızı bile çıkartmak zorunda kaldık. Adamlar 11 Eylül korkusunu hala içlerinden atamamışlar. Gemiden New York’un gökdelenleri bir başka görkemli görünüyordu, resim çekmeye dolayamadık.  Hele özgürlük heykeline yaklaştıkça heyecanım daha da arttı. Çünkü onu yakından görmek benim için sembolik olarak çok önemliydi. Dünyanın her yerinde olduğu gibi tabii burada da birkaç Türk’le karşılaştık, sohbet ettik. Anıtın içine girmek için yeniden güvenlik kontrolünden geçtik. Burada geçtiğimiz günlerde Almanya’da tartışılan insanı çıplak gösteren röntgen aletinden geçerken birazcık yüzüm kızardı. Heykeli içinde heykelle ilgili tarihsel gelişmeleri gösteren bir müze var. Heykelin eteğinde balkona çıkabilmemize rağmen, 11 Eylül 2001’den sonra yasaklandığı için taç kısmındaki balkona çıkamadık.  28 Ekim 1886’de New York limanının önünde ilk gelen göçmenleri selamlamak üzere açılan güzel bayan heykeli toplam 93 metre uzunluğunda.  Bir ayağı ile özgürlüğü simgeleyen kırılmış zincirle üstünde duran heykel sol elinde üzerinde Amerika’nın özgürlük bildirisi tarihi olan 4 Haziran 1776 yazılı bir levha tutuyor. Sağ eliyle de altın kaplama meşaleyi tutuyor. Başındaki taştaki yedi uç ise yedi denizi ve kıtayı simgeliyor.

Bu kenti anlatmak gerçekten de zor. 500 galerisi, 200 müzesi, 150’den fazla tiyatrosu ve 18 bini aşkın restoranı ile bir Dünya kenti olan New York’u anlatmaya tabii sayfalar yetmez. Bu nedenle gelecek yazımda size birazcık ta oradaki bizimkileri anlatayım... 

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim