

Hakkı Özdemir: Cumhuriyet tarihi, kanaatsizleşme tarihidir
Asım Öz/ Dünya Bülteni
İkiz Hayaletler-Roman ve Şürekâsı, Türk romanını konu edinen ve daha önce Dergâh dergisinde yayımlanmış yazılardan oluşan bir kitap. Hakkı Özdemir'in kaleme aldığı kitapta Türk modernleşmesinin nesnesi olan Türk romanının serüveni işlenirken bir taraftan da modernleşme sürecimize ayna tutulmakta. Türk romanının şürekâsını geniş bir perspektifle işleyen yazar, uzun yıllar boyunca şiirle yoğrulan Türkiye Türkçesinin "Batılılaşma serası" içinde nasıl romana uygun hale geldiğini anlatmakta. Özdemir'le kitabından hareketle romanı, batılılaşmayı ve romana bakış biçimlerini konuştuk.
Asım Öz: Roman eleştirilerinizden bir kısmını İkiz Hayaletler adıyla yayımladınız. Neden İkiz Hayaletler?
Hakkı Özdemir: İkiz Hayaletler, Tanpınar'ın "Gezinti" başlıklı şiirinde geçen bir terkiptir. Hem Dergâh'ta yayımlanan ilk yazının başlığıdır, hem de diğer yazılardaki perspektifin üst başlığı olabilecek bir istiaredir. Tanzimat sonrası Türk edebiyatını, sade sanat, estetik bağlamı çerçevesi içinde değerlendiremeyiz, aksi takdirde güdük, eksik sonuçlar ortaya çıkıyor. Sanatla mezkûr meseleler arasındaki tavassutu görmezden gelme lüksümüz yoktur. Bilhassa romanda durum böyledir. Batılılaşma yahut Türk modernleşmesi, geçmişi yani tarihi bir hayalete çevirmiştir. Bu sürecin nirengi noktasını Cumhuriyet'in ilanı olarak alabiliriz, çünkü o noktadan itibaren tarihsizleşme politik bir tercih hâlini almış ve buna mukabil hayalet gittikçe görünür olmaya başlamıştır. Bu hayalet, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken hikâyesindeki veya Peyami Safa'nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu romanındaki korkulan, sürekli takipte olduğu vehmedilen köpek gibidir. İkiz sıfatı ise Doğu-Batı, eski-yeni, ileri-geri gibi zıtlıkların birbirini beslemesi hâlini ifade etmektedir.
Yazılarınızın göndermeleri, arka planı yazarının ne okuduğunu, nasıl okuduğunu ve nasıl yazdığını merak ettirecek nitelikte. Edebiyat, sinema ve müziği içeren bir çözümlemeniz var. Eleştiri bir bakıma sanatların bütününü kuşatmak durumunda mıdır?
Eleştirinin nasıl olması gerektiği sualinin cevabına mesai harcadığımı söyleyemem. Kendimi eleştirmen olarak da görmüyorum. Bir eserin yayımlanış sürecini takiben, sıcağı sıcağına ele alınıp değerlendirilmesine eleştiri demek daha doğru olur sanırım. Benim, meseleme dâhil ettiğim yazarlar bu eserleri neşrettiklerinde biz dünyada yoktuk. Bugün onlar da çoktan göçüp gitmiş kişiler. Ayrıca haklarında birçok çalışma yapılmış. Fakat bu eserleri değerlendirirken, onlar hakkında yapılmış eleştirilere eleştirel yaklaştığımı söyleyebilirim. Sualinizin ilk kısmına gelince, bence Cumhuriyet tarihimiz bir kanaatsizleşme ve zevksizleşme tarihidir. Bir dostum, "Orhan Gencebay'ın Batsın Bu Dünya şarkısı bütün Cumhuriyet tarihinden daha anlamlıdır." demişti bir keresinde. İronik ve son derece isabetli bir yorumdur bu. Mimariden müziğe kadar zevksizleşmeyi her yerde görebiliriz. Edebiyatta da durum farklı değil pek. Zira Türkçenin edebiyat birikimini, sanatını, zevkini sırtında yük olarak görüp, bu yükten kurtulmayı modernlik telakki eden "sanatçı" tiplerle doludur yakın geçmişimiz ve hattâ bugünümüz. Hülasa kanaat ve zevk sahibi olmak diğer her şeyden daha önemlidir. Edebiyatla uğraşmak için her şeyden evvel zevk sahibi olmak gerekir. O nedenle yazan çizen kişilerin kanaat serd etmesini, zevk izhar etmesini önemsiyorum ve yazarken de buna dikkat ediyorum.
Roman türünün Türkçedeki seyri ele alınırken genel olarak modernleşme daha özelde ise batılılaşma niçin büyük hissedardır?
Modern Batı dünyaya iki şey ihraç etmiştir; ideoloji ve roman. O nedenle roman zaten moderndir. Türk edebiyatı içinse ithal bir üründür. Ancak Batılılaşarak ithal edilebilecek bir ürün... Türk edebiyatının, özellikle o zamanlar için ihraç ürünü ise ancak şiir olabilirdi. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki fark edebiyatta bir cari açık doğurmuştur. Bunun için Batılılaşma büyük hissedardır, benzetmeye uydurursak, romanın kur seviyesidir.
Modern dünyaya ilişkin ilk eleştirilerin Rus romancıları vasıtasıyla gelmeye başlamasının sebebi nedir?
Rusya'nın, Türkiye'yle benzerlikleri vardır. Karl Marks'ın Doğu Sorunu bile Türkiye ve Rusya ile ilgili yazıların toplamıdır. Onlar da Batı'dan çok Doğu'dur ve Batı tarafından da böyle görülürler. Modern Batı'ya ilk eleştiriler Doğu'dan gelmiştir derken bunu kastetmiştim. Şiir ve roman şeklinde farklı kulvarlarda olmakla beraber, teşbihte hata olmaz, Türk edebiyatının on altıncı asrının kudretiyle boy ölçüşebilecek bir on dokuzuncu asır Rus edebiyatı vardır. Buna mukabil on altıncı asırda modern Batı yoktur. O nedenledir ki on dokuzuncu asrın Rus romancıları, içinde yaşadıkları asrın yeni doktrinlerini, düşünce hareketlerini romanlarında tartışmışlardır. Marks'ın ya da Engels'in burjuva dünyasını öğrenmek için bir mektep telakki ettikleri roman, Rus romancıları, bilhassa Tolstoy ve Dostoyevski söz konusu olduğunda başka bir hüviyet kazanır. İşte bu çok önemlidir. Tıpkı bir yaranın asıl acısının yara soğumaya başladıktan sonra ortaya çıkması gibi, çağın temayüllerinin çağdaşlarınca tartışılması, yaranın acısının soğurken değil, henüz sıcakken duyulmasına benzer.
Peki, Tolstoy ve Dostoyevski'yle Türk aydının batıya bakışında ortaya çıkan zihin farkını nasıl anlamak gerekir?
Tolstoy ve Dostoyevski'nin hedefinde Batı değil, Batılılaşan Rus aydını varken, Türk aydınının hedefinde bütün dili, sanatı, kültürü ve tarihiyle birlikte kendi insanı vardır.
Roman dünyası başta olmak üzere edebî türlerdeki rüya temasını modern insanın sıkışmışlığı ile açıklıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Rüya tabirleri hep geleceğe dönüktür, çünkü rüyayı görenin beklentisi öyledir. Yirminci asrın rüya ile hayal arasında bir uçurum peyda etmesinden önceki zamanlarda rüyanın alışılmış yeri böyledir. Zira modernlik rüyaları da gasp etmiş, bunu da muhayyileyi imaja bağlayıp somutlaştırarak yapmıştır. O nedenle modernliğe maruz kalmış insanın rüyası geçmişe ya da kaybettiklerine dönük bir istikamet kazanmıştır. Orada kendi mitlerini inşa edebileceklerini düşünmüşlerdir. Mesela sembolist şairleri okuduğumuzda belirgin şekilde bir kaçış, şehirden uzaklaşma, alıp başını gitme temasına rastlarız. Burada kaçma ya da gitme şeklinde tezahür eden durum iki ayaklıdır; biri geldiği yere -burada yer sadece mekânı değil, zamanı da içerir- dönme isteğiyken, diğeri de istemediği yerden uzaklaşma arzusudur. Muhatabımız her iki durumda da içinde bulunulan yer ve zamandan şikâyetçidir. İdeolojilerin, ütopyaların menşeinde bu şikâyet yatar. Onun için rüya içinde bulunduğu durumun farkında olan müştekinin kaçış biletidir.
Peki, Ahmet Hamdi Tanpınar için rüya ne ifade eder?
Tanpınar, uyanık hayatla rüyayı birbirini tamamlayan bir zıtlık olarak tarif eder. Romanlarında da bu tanımlama bir zemin oluşturur. Mesela Huzur ve Mahur Beste romanları uykudan uyanmayla başlar. Aydaki Kadın da öyledir. Hattâ orda yatak, uyku, uyandıktan sonra yıkanma hâli üzerine yoruma gerek kalmayacak açıklıkta bir giriş bölümü de vardır. Makalelerinde ve şiirlerinde de rüya, hayal hep vardır. Fakat sorunuza kaynaklık eden yazıda ben asıl Huzur romanı ve özellikle Nuran karakteri üzerinden bir kanaat belirttim. Tanpınar'ın asıl rüyası uyanıkken gördüğüdür, o rüya anları da Mümtaz'ın Nuran'la birlikte olduğu zamanlarda saklıdır, şeklinde bir yorum yaptım. Çünkü Nuran, gerçekliğini kaybetmiş ve artık gerçek olamayacak bir iklimi kendi varlığında toplamış bir sembol kişidir. Önceki sorunuzun cevabıyla birlikte düşünürsek, eser yazarının rüyasının yazıya dökülmüş hâlidir. Huzur, Mümtaz'ın iki uyku arasında gördüğü bir Rüya yani Nuran'dır. Zira iki uyku arasındaki Nuran ve kısmen Suat bölümü, hâle değil maziye ait hatırlamalardan ibarettir. Gerçekliği rüya gibidir.
Doğu batı sorununun Türk edebiyatına has oluşunu ulusal alegori ile açıklamanın yeterli olamayacağını ifade ediyorsunuz. Niçin?
Eğer Fredric Jameson'un bu iddiasını kabul edersek bırakalım ülke romanlarını, Don Kişot ve Madame Bovary dışında bir roman edebiyatından bile bahsedemeyiz. Her romancının zihniyeti kullandığı dille ve o dili konuşanların meseleleriyle ilgilidir. Zaten roman, hüviyeti gereği genişlemeye, daralmaya, değişmeye, alçalmaya, yükselmeye fevkalade müsaittir. Romanı roman yapan bu talancı yayılmacılıktır. Bir yere, sade Batı Avrupa burjuva dünyasına, balolara filan hapsedilemez. Bunu romanla uğraşanların iyi bilmesi gerekir. İddia sahibi de biliyor olmalıdır. Fakat klasik Marksist eleştiride XIX. yüzyıl gerçekçiliği, çünkü Batı Avrupa edebiyatına ait o romanlar Marksizm'in kendine düşman seçtiği bir dünyayı anlatmaktadır, edebiyatın olmazsa olmazı görüldüğünden; yeni temayüller ve değişik meseleler ezberlenmiş gerçekliğin dışına çıkmak sanılır. O zaman Rus romanı da olmazdı Latin Amerika romancısı da. Ulusal alegori gibi ifadeler biraz da artistik ifadelerdir. Ne kastettiğinden ziyade nasıl söylendiği dikkat çeker. Aslına bakarsanız Türkiye dışında da pek umursanmaz. Türkiye'ye de haksızlık etmeyelim, burada da sadece Murat Belge tarafından zikredilmiştir. Murat Belge'nin maksadının da yine Kemal Tahir kompleksiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Kemal Tahir'e yeni bir reddiye olsun diye Jameson'un o gereksiz lafını tartışmaya açmak istemiştir. Yani Kemal Tahir'in ismini anmadan, Kemal Tahir romanı yoktur, onlar ulusal alegoridir, demek istiyor.
Berna Moran'ın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu hakkındaki değerlendirmesini acele verilmiş bir hüküm olarak görüyorsunuz. Yine aynı şekilde Anayurt Oteli'ni yorumlama biçimini de eleştiriyorsunuz. Size, Moran'ın bu romanları eksik veya yanlış anladığını düşündüren nedir?
Aslında bu mesele sadece Berna Moran'la sınırlı değil. Başkaları da var. 1923 öncesi ele alındığında herkes çok mahir. Söz konusu olan Cumhuriyet öncesine ait bir yazarsa üzerinde ittifak edebileceğimiz bir eleştiri var. Berna Moran'ın üç ciltlik çalışmasının en etkili bölümünü ilk 60-70 sayfa oluşturur. Fakat Cumhuriyet dönemi için aynısını söyleyemiyorum. Ortaya taraftarlık gibi bir tercih meselesi çıkıyor. Matmazel Noraliya'nın Koltuğu teze girmek gibi garip bir gerekçeyle mahkûm edilirken, Anayurt Oteli de daha başka tutarsızlıklarla idealize ediliyor. Her şey bir yana eleştiri tali bir yazı türüdür ve kabul etmek gerekir ki tufeylidir. Mesela roman eleştirisi roman değildir, fakat romanla varlığını sürdürür. Lakin zaman içerisinde eleştiri eleştirdiğine eklenip âdeta asıl eserin bir uzvu hâlini alabiliyor. Böylelikle hem eleştiri kendine asıl esere denk bir paye çıkarıyor hem de yeterince gelişemediği bir edebiyatın içinde (Türk edebiyatı), taşıdığı kusurları gizleyebiliyor. Zikrettiğiniz eserler üzerinden benim asıl yapmak istediğim Berna Moran'ı eleştirmek değil, onun eleştirisini, yapıştığı eserden ayırmaktır. Eleştiri, bir eseri anlamaya engeldir demiyorum, ama anlamayı müspet ya da menfi etkilediği, anlamın yönünü değiştirdiği ve asıl eseri gizlediği gerçektir.
Peyami Safa'nın doğu batı meselesini algılayışıyla Tanpınar'ın algılayışı benzer mi?
Peyami Safa'nınki daha siyasi, Doğu Doğu'dur, Batı da Batı gibi bir vakarı var onun. Tanpınar ise Doğu ile Batı'yı iki asıl kaynak olarak görür, kutuplaştırma yoluna gitmez. Olan olmuş, zamanla işler rayına girer, dercesine bir tavır sergiler.
Romanların türlere ayrılmasına nasıl bakıyorsunuz?
Nüfuzunun ve yayılmacılığının arttığını gösterir bu.
Tarihi roman niye tarihçiye öykünür?
Tarihçi de hikâyeci olduğu için.
Postmodern olmayan tarihi romanlarla postmodern tarihi romanların tarihe yaklaşım biçimi çok farklı mı?
Her ikisi de tarih değildir. Önemli olan da bu ortaklıklarıdır.
Türk romanının tarihi kullanma usullerinde süreklilik ve kopuşlardan söz edilebilir mi?
Tarihi mesele edinen romancılar vardır, Kemal Tahir gibi. Bir de popüler tarihî roman yazarları vardır. Fakat Türkiye'nin kendine has durumu her durumda tarihle ilgilenen romancının uğraşını tartışılır kılmıştır. Popüler eserler üzerinde neredeyse hiç durulmamış, ciddiye alınanlarda ise birbirine zıt kutuplaşmalar doğmuştur. Fakat Türk romanı başlığı altında bahis konusu edebileceğimiz bir tarihî romanın varlığıyla tarih arayışını, alternatif yönelişleri birbirine karıştırmamak gerekir. Zira tarihsizleştirilmiş bir toplum için tarihî roman semptom giderici bir fonksiyon da icra edebilir. Burada sorun romanda yahut romancıda değildir.
Kemal Tahir'in seksen sonrasında genel olarak "faşist" olarak eleştirilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Kitapta da söyledim, faşist ifadesi Türkiye'de bir kesimin her kızdığında yahut ifade yetersizliğine düştüğünde sarıldığı bir can simidi gibidir. Devlet faşist, öğretmen faşist, sanatkâr faşist, düşünür faşist... Bu kelimeye sarılanların kendilerinden görmedikleri her düşünce ve insan için kullandıkları bir ötekileştirme kolaycılığının adıdır faşist. Kemal Tahir'e ise faşist denmesinin neyini ciddiye alalım. Belki de bu töhmet isnadında bulunanların bir sonraki yüzyıla kadar ergenlikten çıkmalarını beklemek gerek.
Türk romanındaki gerçekçiliğin yazar gerçekçiliğinden öteye geçemediğini belirtiyorsunuz. Yazar gerçekçiliği nedir?
Yazarın dünya görüşü yahut siyasi tercihidir ve yine yazarın bilgisi, görgüsü ile sınırlıdır. Bu onun yani yazarın gözlüğüdür, onun arkasından bakar. Tıpkı bir haber programında haberi yorumla vermek gibidir. Bazen yorum haberin önüne geçer ve haberi örter. Hâlbuki gerçek müdahale istemez. Gerçeklik ise gerçeğe uzatılan köprüdür. Yazar gerçekçiliği, gerçeğin deforme edilmesiyle başlar.
Türk romanının hep politik karakterli bir roman olduğunu belirtiyorsunuz. Bu politik karakterin günümüzde aldığı biçim hakkında ne düşünüyorsunuz?
Evvela Türk romanının politik karakterli olmasının iki nedeni var. Birincisi yazar romanı politik tercihinin aracı olarak görmektedir ve kendisi gibi düşünenlerce bu durum normal karşılanır, hattâ olması gerekendir. İkincisi ise romanın etrafında dönen değerlendirmelerin politik olması, romanın ve romancının da politik bir merkeze çekilmesi sonucunu doğurur. Az önce de söylediğim gibi eserle ilgili yazılar, eserin bir parçası hâline dönüşür. Bugün içinse roman, kısmen, apolitik bir fabrika üretimine doğru gidiyor. Diğer taraftan politik hüviyeti olan romanın da muhatabı ya da hedefi geçmiştekiyle aynı değildir
Roman yazmanın ve okumanın bireyleşme ile yakından ilişkili olduğuna dair yaklaşımlar çerçevesinde son yıllardaki roman patlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok roman yazılıp yayımlandığını okuyoruz, duyuyoruz. Her yıl yüzlerce ilk roman yayımlanıyor. Ama yayımlananların büyük çoğunluğundan ismen bile haberim olduğunu söyleyemem. O nedenle bunlar nasıl eserlerdir; değerlendirmesini yapmadan, okumadan, araştırmadan, üstünde düşünmeden bir şey söylemek doğru olmaz. Fakat gazetelerden, kitap eklerinden, bazı listelerden, romanların üzerine yazılan baskı adedinin okura yönelik bir şartlandırmayı hedeflemesinden, tekstil mağazalarında bile sergilenen, hattâ satışı yapılan romanlardan anlaşılacağı gibi işin ticari bir boyutunun olduğunu tahmin etmek güç değil.
Hakkı Özdemir, İkiz Hayaletler, Dergâh Yayınları, 2011.























