• BIST 82.363
  • Altın 146,538
  • Dolar 3,7764
  • Euro 4,0385
  • İstanbul : 8 °C
  • Berlin : -2 °C
  • Paris : -2 °C
  • Amsterdam : -4 °C
  • Zürih : -4 °C
  • Moskova : -5 °C
  • Lefkoşa : 10 °C

Hilmi Yavuz ile söyleşi

05.10.2013 01:43
Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Günümüz Türk edebiyatının saygın isimlerinden biri Hilmi Yavuz. Bir aydın, bir yazar, aynı zamanda bir hoca olan Hilmi Yavuz ile  Beyoğlu’nda yaptığımız söyleşide şiirlerini, sanat hayatını, özel yaşamını ve 28 yıldır yaşadığı Beyoğlu’nu konuştuk..

 

 

Siz klâsik şiiri çoğaltan ve çağdaşlaştıran en önemli Türk şairlerinden birisiniz. Divan şiiri temelinde kendinize has bir çizginiz var. Edebiyata olan ilginiz ne zaman başladı?

 

Edebiyata olan ilgim  özellikle ortaokul yıllarında başladı. Ve bu ilgi özellikle Ömer Seyfettin gibi daha çok çocuk edebiyatına yatkın ya da yakın sayılabilecek, 12 ya da 13 yaşında bir çocuğun okuyabileceği kitaplarla başladı diyebilirim. Okuduğum kitapların özellikle edebî olmaları konusunda ailemin tabî telkinleri oldu. Ben, dediğim gibi başta Ömer Seyfettin olmak üzere hem çocuk edebiyatına yakın duran hem de edebiyata yakın duran yazarlardan yola çıkan bir okuma sürecine başladım. Şiirle olan yakınlığım daha çok lise yıllarında başladı. Ortaokul son sınıf ve lise yıllarında. Asıl tabii lise yıllarındadır. Bunda edebiyat öğretmenim olan Behçet Necatigil’in çok belirleyici bir rolü olduğunu her zaman söylemişimdir. İlk şiirim de, hocam Necatigil’in önderliğinde hazırladığımız bir okul dergisi olan, ‘Dönüm’ dergisinin, 15 Aralık 1952 tarihli, sanıyorum 2. ya da 3. sayısında, yayınlandı. Adı da ‘Sabahların Türküsü’ydü.

 

Dönem olarak Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Âsaf Halet Çelebi uslûbunun taşıyıcısısınız. Yani öyle görüyor musunuz kendinizi? Tarzınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Aslında söylediğinizde kısmen doğruluk payı var. Benim kendime ait bir poetikam var. Yani kendime göre bir şiir anlayışım var. Bu da şudur: Bir ülkenin şairinin şiiri o ülkenin medeniyet tarihi ile ya da entelektüel tarihi ile ya da zihniyet tarihi ile bire bir örtüşme durumunda olmalıdır. Tekabülle ilişkisi kurulmalıdır. Ne demek bu? Bizim medeniyetimiz ya da bizim zihin tarihimiz  19. yüzyıldan itibaren hem modernleşme hem de geleneksel olma konumunu muhâfaza eden bir zihniyet tarihidir. Yani 19. yüzyılda modernleşme mecrasına girilmiş olmak geleneksel olanı bizim hayatımızdan tümüyle tasfiye edilmiş olması anlamına gelmiyordu hiç şüphesiz. Dolayısıyla bir takım radikal dönüşümler yaşansa bile Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu durum yani, hem geleneksel hem de modern bir toplum olma konumumuz, devam etti. Ben de diyorum ki bugün Türkiye’de sahih şiir yazılacaksa bu şiir hiç şüphesiz bu zihniyet tarihi ile bire bir örtüşme içinde olmalıdır. Yani şair, hem Batı’nın modern müktesebatını yani, Batı’nın özellikle sembolizm ve sembolizm sonrası şiir müktesebatını hem de bizim geleneksel müktesebatımızı birlikte edinme durumundadır. Dolayısıyla nasıl zihniyet tarihimiz bize hem gelenekselsiniz hem modernsiniz diyor idiyse şiir tarihimizin de bize bunu söylemesi gerekir. Türkiye’de bugün şair, ben modern oldum, modern batılı bir şairim benim geleneksel olanla hiçbir ilgim yok, ben sadece Goldoni okurum, Shakespeare okurum, derken ne kadar gayrisafî bir konuma düşüyorsa bunun tersi de aynı ölçüde gayrisafî konuma düşüyor. Yani benim Batı’yla ne ilişkim olacak ben geleneksel bir adamım sadece Fuzulî’yi, Bakî’yi, Nedim’i, Yahya Kemal’i okurum derken de dediğim gibi aynı ölçüde gayrisafî konuma düşüyor. Bu mesele benim poetikamın da temel vurucu ilkesini teşkil ediyor. Benim şiirimde hem Batı’nın şiirinin olmasını istiyorum yani hem batılı şairlerden edinebildiklerimizi yansıtmak istiyorum hem de geleneksel olarak bizim şiirimizi yansıtmak istiyorum. Her ikisini de kendi şiirime taşımak. Böylece hem geleneksel hem de modern olmak gibi politik bir iddiayla ortaya çıkmış  olma durumu var benim şiirimin.   

 

Necatigil’in talebesi ve özellikle yakınında bulunmuş isimlerden biri olarak anılarınızdan bize bahseder misiniz?

 

Hocayla çok anılarım var. Hangi birini saysam bilemiyorum. Anlatayım, bu anı beni çok yakından ilgilendirir, çok da duygulandırır aslında. Bir gün hocanın evinde 1974-75’lerde hocanın ölümünden 5 yıl önce bir yemekteyiz. Rauf Mutluay, İlhan Berk, Oktay Akbal, hatırlayamadığım birileri daha ve ben varım. Yemek yiyoruz. Arkadaşları zaman zaman hocaya takılmayı çok sever. İlhan Berk, hocanın edebiyat öğretmenliğinden açıldığında dedi ki, Behçet, sen herkese 10 veriyormuşsun, 10’cu Behçet diye adın çıkmış. Hoca böyle şeylere çok kızardı. Yani şaka olarak söylenmiş olsa bile çok kızardı. Ne münasebet, ben herkese hakkını veriyorum, dedi. İlhan Berk, nerden bileceğiz Behçet, senin adın 10’cu Behçet’e çıkmış, diye takılmaya devam etti. Bir dakika, dedi ve gitti hoca. Sofradan kalktı. Ve yanılmıyorsam 5 dakika sonra biz yine kendi aramızda konuşmaya devam ederken elinde bir kâğıtla geldi. Rauf Mutluay’a, rahmetli, o da edebiyat öğretmeni, al bu kâğıda bak, bu kâğıda kaç verirsin, dedi. Rauf Hoca aldı, okudu. Yazılı kâğıdı bu anlaşıldığı kadarıyla. Sorular var. Sorulara verilen cevaplar var. Yâ, dedi bu kâğıda 10 verilmeyecek de ne verilecek, dedi. O kâğıt benim kâğıdımdı ve aradan 20 yıl geçmiş, kâğıdı saklamış Hoca. Sonra ben aldım o kâğıdı, bende duruyor hâlâ. Lise son sınıfta bir yazılı sınavda verdiğim kâğıt, 10 vermiş. Ben eğer 10 verdiysem bu gerçekten hakkıyla verilmiş olan bir nottur, diyerek, bunu kanıtlamak için İlhan Berk’in gözünün içine sokarak gösterdi kâğıdı. Tabii, Rauf Hoca’nın onayını alarak. Daha birçok anılarımız da var tabii.

 

Bir söyleşinizde bahsettiğiniz, hayatınızı besleyen üç önemli damar var. Tasavvufla alâkanızı belirleyen anneniz, klâsik şiirle alâkanızı belirleyen babanız ve hayatınızı biçimlendiren Batılı okullar. Bugünki Hilmi Yavuz’da hangisinin daha fazla tesiri var?

 

Aslında böyle bir ağır basmayı doğrusu şimdiye kadar düşündüğümü söyleyemem. Ama hepsinin benim hayatımdaki etkisi eşit desem bir bakıma doğru söylemiş olurum. Eşitlik aslında nicelikler arasında kurulur, burada etkiler meselesi var. Hem aile içi aldığım eğitim, sizin de belirttiğiniz gibi özellikle annemin daha çok tasavvufla yakından ilişkili olması, babamın ise daha kitabî olması. Bunu ben şöyle ifade etmiştim Bulanık Defterler’de, “babam retorik, annem lirik”. Bu şu demektir, “babam düz yazıdır annem şiir”. Gerçekte şunu da ekleyebilirim, babam konuşarak, annem ise susarak benim ruhumu eğittiler. Dolayısıyla ikisinin bende etkisi üç aşağı beş yukarı aynıdır. Yine bir konuşmam sırasında bana bir öğrencim şunu söyledi: Şiirlerinizde sürekli annenize atıfta bulunuyorsunuz, babanızın adı yok gibi. Tabi annem kadar babamdan söz ettiğimi söyleyemem şiirlerimde. O zaman o öğrencimin beni uyarması üzerine fark ettim ki gerçekten annemden şiirlerimde daha çok söz etmişim. Eğer böyle bakılırsa yani kantitatif olarak bakılırsa anne adının geçtiği şiirlerin sayısı elbette babanın adının geçtiği şiirler sayısından daha fazladır. Eğer annemin etkisinin benim üzerimde daha ağır olduğu sonucunu çıkarırsanız ona da itiraz etmem doğrusu. Batılı okullara gelince ben hep şunu söylemişimdir. Ben talihli bir insanım. Şöyle, batılı ve modern okullarda okudum ama aile içi eğitim de çok önemliydi. Yani babamın beni 1942-43 yılında yani 7 yaşındayken otur bakayım şuraya sana mektepte öğretilmeyen şeyleri öğreteceğim, demiş olması benim için uygun bir durum. Yani ben her iki dünyayı da yani hem modern dünyayı hem de geleneksel dünyayı o zihniyet dünyasını daha doğrusu çocukluğumdan beri edinmiş bir kimliğim. O yüzden çok talihli buluyorum kendimi.

 

En çok ne olarak anılmaktan hoşlanıyorsunuz? Şair mi, yazar mı yoksa üniversitede hoca olarak mı?

 

Ben hem üniversite hocalığımı hem de şairliğimi önemsiyorum. Ve o ikisini de çok iyi yaptığımı düşünüyorum. Aslında tekrarlamama gerek yok. Başka bir sürü şeyi kötü yaptığım için onları iyi yaptığımı söyleyebilirim. Beni bir de öğrencilerimden dinlemek lazım.

 

40 yıldır üniversitede hocalık yapıyorsunuz... Öğrencilerinizle aranız nasıldır?

 

Çok iyidir. Aslında bakın nedir biliyor musunuz özü? Bir kere hocalık misyon işidir. Yani bir occasion işidir daha doğrusu. İçinizde o işin önemini, değerini duyumsamalısınızdır. Çok önemli bir şeydir bu. Ve öğrenci, derse, gerçekten bu işi severek mi geldiğinizi, yoksa kerhen, Allah kahretsin, üç kuruş para veriyorlar bana burada, gelip o dersi anlatmak zorundayım, diye mi geldiğinizi şıp diye anlıyorlar. Hocalık böyle bir şey aslında. Bir kere her şeyden önce yaptığınız işi gerçekten seveceksiniz ve öğrenciyi adam yerine koyacaksınız. Bu çok önemli bir şey. Yani bazı hocalar vardır mesela, siz ne anlarsınız bu işten bir şey söylüyorum ama anlayacak mısınız acaba, diye konuşan hocalardan hiçbir zaman olmadım. Öğrenciye hem saygı duydum hem de onları ciddiye almışımdır. Tabii arada şakalar da yaparım, eğlenceli hikâyeler de anlatırım. Çocukların dikkatlerinin belli bir süreden sonra dağıldığını, onu yeniden toparlamak için birtakım oyunculuk hünerleri göstermek gerektiğini biliyorum. İşin zanaatkârlık yanını da biliyorum, hocalığın zanaatkârlık yanını da biliyorum. Onun için eğer kendime ben çok iyi bir hocayım diyorsam, öyleyimdir. Ayrıca bir de şu var 1974’ten beri benim çok sayıda öğrencim oldu. Gerek Boğaziçi Üniversitesi’nde, gerek bir ara İstanbul Teknik Üniversitesi’nde, gerek Mimar Sinan Üniversite’nde şimdi Bilkent’te birçok öğrencim oldu. Yani bunların tanıklığına da başvurulabilir. Hilmi Yavuz nasıl bir hocadır, diye sorabilirsiniz. Onlar ne söyleyecek bilmiyorum. Ama eminim ki benim söylediklerimden daha çok şey söyleyecekler. 

 

 

Şair Hilmi Yavuz 60 yıldır şiir yazıyor. Peki, en çok nelerden ilham alıyor? Mesela İstanbul size ilhan verir mi?

 

İlham sadece ilk dizedir. Onun dışında kalanlar çalışmadır. Dolayısıyla o ilk dizenin neyle ilgili olduğunu önceden bilmemiz mümkün değil. Yani bu İstanbul ile ilgili olabilir, başka herhangi bir şeyle ilgili olabilir. Hiç belli olmaz. O ilham dediğimiz şeyin bize nasıl hangi bağlamda geleceği konusunda bir şey söylenemez.

 

Kaç yıldır Beyoğlu’nda yaşıyorsunuz?

 

1985’ten beri Beyoğlu’nda yaşıyor ve ikamet ediyorum.

 

Neden Beyoğlu’nda yaşıyorsunuz? Konumu itibariyle mi? Yani sizi cezbettiğinden mi?

 

Aslında belli bir nedeni yok somut olarak. Ama İstanbul’un merkezî bir yerinde olması, her yere yakın olması olabilir, çünkü gerçekten metropolün merkezi burası. Taksim. Taksim de Beyoğlu demek zaten. Gençlik yıllarında Beyoğlu’na çok gelmişliğim vardır tabii, Baylan Pastanesi’ne de gitmişizdir, İngiliz Konsolosluğunun karşısındaki Pano Şarapevine de gitmişizdir. İstiklal’i kazırdık. Rahmetli Sezer Tansuğ’un da dediği gibi, İstiklal Caddesi’ni kazımak derdi hep o, volta atmaya. Tünel’le Taksim arasında gidip gelmek.  Burada oturuyorum. Benim için çok önemli bir mekândır burası. Belli birtakım alışkanlıkları olan ve bu alışkanlıklarından da çok fazla taviz vermek istemeyen belki biraz muhafazakâr bir yanım da var. Bağlandığım birtakım şeyleri bırakamam kolay kolay.

 

Peki, 28 yıl öncesine gidersek şimdiki Beyoğlu ile eski Beyoğlu arasında ne gibi farklılıklar gözünüze çarpıyor?

 

Gümüşsuyu'nda yaşıyorum ben. Gümüşsuyu'nda çok büyük bir yapılaşma olmadı, dolayısıyla bu konuda benim herhangi bir şikâyetim olamaz. Ancak evim, hem ilk oturduğum ev hem de şimdi oturduğum ev, ikisi de Gümüşsuyu’ndaydı. Park Otel’e çok yakın mekânlardı. Dolayısıyla önce Park Hotel’in yıkılışına daha sonra inşasına sonra da tekrar yıkılışına ve şimdi yeniden yapılışına tanık olmak gibi bir talihsizliği yaşadım. Çünkü bütün büyük gürültü sabahlara kadar süren iş makineleri vesaireler 85-86 yıllarında ilk yıkım yıllarında daha sonra inşa yıllarında ve aradan bir süre geçtikten sonra tekrar yıkım yıllarında bizi çok uzun bir süre ciddi bir biçimde rahatsız etmiştir. Geceleri uyuyamadık, yani bu konuda İstanbul’un genel olarak çok gürültülü olduğunu düşünüyorum. Şimdi zaman zaman sıklıkla buraya geliyorum. Eski Beyoğlu şartlarıyla şimdiki şartlar aynı değil tabii. Şimdi daha kalabalık Beyoğlu.

 

Şiirlerinizi okuduğumda en çok YAZ sözcüğüyle karşılaştım. “Kalbim! Durma yetiş eski yazlara! Nedense bir durgunluk var saatlerde” diyorsunuz Annem ve Akşam şiirinizde… Peki, o günleri özlüyor musunuz? Eski yazları eski akşamları mesela?

 

Hem de nasıl. Benim için yazların çok ayrı bir anlamı var. Kendimi kendime ait hissettiğim mevsim, yaz mevsimidir. Onun dışında hiç kendimi kendime ait hissetmiyorum. Hani ilkbahar olsun, kış olsun hep sanki başkaları için var olmuşum izlenimi edinmişimdir. Hâlbuki yaz aylarında ben hep kendimin olurum ve bunun, kendi başına olmanın ya da kendisi için var olmanın lezzetini yaşarım. O yüzden benim için yazların çok büyük bir önemi vardır. Ama tabii eski yazların. Şiirlerde belli bir nostalji var. Eski yazlar nerede? Saatler durgun. Artık bizi eski yazlara götürmüyor. Özellikle çocukluk yıllarım benim Anadolu’da geçti. Çocukluk yazlarının serazat, sorunsuz hayatın ya da yazların tamamen oyun olarak alımlandığı bir yaşam.. Hatıralar şairdir, diyor büyük Fransız şair. Hatıralar şair hakikaten.

 

Genç şairlerden kimleri okursunuz? Yeni nesil şairlere karşı önyargı taşıyor musunuz?

 

Genç şairlerden, genç denir mi bilmiyorum, yaşları şimdi 50'yi aşmış bazı şairler var ama benim gözümde onlar hâlâ genç şairdirler. Onları seviyorum, mesela Vural Bahadır Bayrıl’ı seviyorum, Osman Hakan A.’yı seviyorum, Ali Günvar’ı seviyorum, Aydın Afacan’ı seviyorum bunlar 1960’lı yıllarda doğanlardır. 70 yılında doğan şairler, mesela Ercan Yılmaz, Timaş’tan bu yıl içinde yeni bir kitabı çıktı ‘Nûrusiyâh’ çok güzel bir kitaptı, onu seviyorum, mesela 80 doğumlular var. 81 doğumlu Can Bahardır Yüce var onu da çok seviyorum. Niçin çok seviyorum. Çünkü bunlarla aynı soyağacını ya da aynı aileye mensubuz öyle söyleyeyim. Hangi aile bu; hem gelenekseli hem de moderni birlikte edinmiş olanların oluşturduğu aile. Aramızda da aile benzerliği var. Dolayısıyla genç şairlerin tümüne karşı böyle bir ön yargılı durum söz konusu değil.

 

“Yalnızlık Bir Tarihtir” şiiriniz var.  Korkar mısınız yalnızlıktan?

 

Yalnızlıktan korktuğum zamanlar da olmuştur yalnız kalmak istediğim zamanlar da olmuştur. Yani bu konuda benim zihnim kategorilerle çalışmaz. Kompartmanlardan birini alıp koymak, başka bir şey alıp başka bir kompartımana koymak diye bir şey yok, benim zihnim sürekli duruma, konuma göre işler. Yaşamı daha farklı bir biçimde alımlayan bir zihin. Yani yalnızlığın istendiği, sevildiği durumlar olmuştur. İstenmediği başkalarıyla birlikte olunmanın tercih edildiği durumlar da olmuştur. Yalnızlığa karşı ön yargılı değilim.

 

 

Bir gününüz nasıl geçiyor. Fırsatını bulunca neler yaparsınız en çok?

 

Bu o güne bağlı. Yani mesela cumartesi, pazar, pazartesi, salı yani haftanın her günü için benim ayrı bir programım var. Mesela tatil günlerimde sabitlenmiş bir durum söz konusudur. Benim iki oğlum var. Biri 42, öbürü 41 yaşında, ikisinden de erkek torunlarım var. Bizde kız yok maalesef. Onlarla hafta sonları birlikte olmayı çok istiyorum. Özellikle torunlarımla birlikte olmayı çok istiyorum. Büyük torunum çok cin fikirli. 9 yaşında. Bana da zaten zaman zaman Hilmi Hoca, diyor. Aynı şekilde Hilmi Hoca masalları da yazıyor. Hafta sonları öyle. Genellikle tatil günlerinde geceleri geç yattığım için geç kalkıyorum. Kahvaltımı asistanımla, kızımdan farksızdır, birlikte Cihangir’de Savoy’da yapıyorum. Bunlar benim için sabitlenmiş şeylerdir. Ben aslında zamanın değişiyor olmasına her şeyin aynı kalmasıyla direnmek istiyorum. Mesela Bodrum’a gittiğim zaman aynı hotelde aynı odada kalmak isterim, aynı yerden denize girerim öğle yemeklerinin özellikle hatta zaman zaman akşam yemeklerini aynı yerlerde yerim. Yani zamanın değişmesine karşı dirençliyim, mademki saatleri durduramıyoruz öyleyse sabit kalan bazı şeyler olsun hayatımda istiyorum ve bu beni müthiş rahatlatıyor. Buraya yani Beyoğlu’na gelmek de rahatlatıyor.

 

Bir dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı görevini de üstlendiniz. Başkanlığınız sırasında gerçekleştirdiğiniz İstanbul’un kültür sanat hayatına yön veren çalışma ve girişimlerinizden bahsedebilir misiniz? Bugünkü çalışmalar sizi keyiflendiriyor mu?

 

Bir kere zaten yani biz iktidara gelinceye kadar Belediye’de kültür işleri hemen hemen bağımsız bir birlik gibi çalışmıyordu. Gerçi Kültür Daire Başkanlığı vardı ama bu Daire Başkanlığı’nın merkezi, makamı Florya’daydı. Ve daha çok kültür işleri deyince, Belediye görevlilerinin yaz aylarında hangi Belediye’ye ait hangi lojmanlarda kalacaklarının önceden tespiti gibi birtakım işlerle meşgul olduğu için zaten Florya’daymış hep. Benim Daire Başkanlığım döneminde  şimdi büyük bir şirket olan Kültür A.Ş. kuruldu. Darülaceze’ye ait olan bir apartmanın 4 odalı bir katında faaliyete başladı. Şimdi galiba 6-7 katlı büyük bir apartmanda görev yapıyor. Ve orada biz çok önemli işler yaptık. Dediğim gibi bu bunlardan bir tanesidir. Şiir festivalini düzenledi. Onun yanı sıra sürekli kitap yayınlama var. Kültür A.Ş. yayınları var. Benim görevli olduğum dönemde aşağı yukarı 20 ya da 30 takviye yayınlanmıştır. Son derece seçkin kitaplardır. Atatürk Kitaplığı’nı birçok işlevli bir kültür merkezine dönüştürdük. Küçük konferans odasının tam karşısında bir başka oda vardı. Orası kilitliydi. Orayı depo gibi kullanıyorlardı. Orayı boşalttım. Orasını bir resim galerisi haline getirdim. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nu yine böyle bir resim salonu haline getirdik. Burada, Taksim’de hemen THY’ye gelmeden bir sanat galerisi vardı. Orayı büyüttük. Yanında 2-3 tane bina vardı, daha doğrusu dükkân vardı, onları, kiracıları çıkarttık, orasını galeri yaptık. Bir sürü başka şey de yaptık. Gülhane Parkı’nı festivaller vesaireler yani çok şey yaptık. Birkaç yerde tiyatro çıktı. Gaziosmanpaşa'da. Benim Kültür İşleri Daire Başkanlığı dönemim, bunu rahatlıkla söyleyebilirim, İstanbul’da Belediye’nin kültür faaliyetleri bakımından en verimli olduğu dönemdir.hilya.JPG

 

Son günlerde ne üzerinde çalışıyorsunuz? Hilmi Yavuz hayranlarını neler bekliyor?

 

Benim son 4-5 yıl içerisinde katıldığım birtakım sempozyumlar var ve sempozyumlara verdiğim tebliğler var. Uzun tebliğler onlar. Mesela Evliya Çelebi’yle ilgili sempozyum yapılıyor onunla ilgili bir tebliğ var. Gazi Üniversitesi’nde var, İstanbul Üniversitesi Ahmet Hamit Tanpınar’la ilgili bir sempozyum vardı oraya bir tebliğ verdim. Mimar Sinan Üniversite’sinde yine Ahmet Hamit Tanpınar’la ilgili bir tebliğim var. Tekirdağ Üniversitesi Namık Kemal sempozyumu yaptı. Yine Gazi Üniversitesi Divan Edebiyatının Dili başlıklı bir sempozyum yaptı. Bu sempozyum bildirileri çok uzun bildiriler. Yani bilimsel makaleler onlar. Onları bir kitapta toplayacağım. İşte dipnotlarını yerli yerlerine yerleştirmeye çalışıyorum. Ve benim defterlerim vardır. “Geçmiş Yaz Defterleri” ve “Bulanık Defterler” diye iki kitabım yayınlandı. Şimdi inşallah yeni baskıları da çıkacak. Yapı Kredi’de. “Geçmiş Yaz Defterleri” ve “Bulanık Defterler”den sonra bir üçüncü defteri bu yaz inşallah tamamlamak istiyorum. Çünkü ben ancak yazları kendimle olabildiğim için ve kendimle var olabildiğim için ancak yazları çalışıyorum. Gazeteye yazdığım yazılar öyle değil. Onu İstanbul’da pekâlâ yazabiliyorum. Bu tür şeyleri ben ancak tatil aylarında yapıyorum. O yüzden zaten yaz tatili iki ay biçimdedir. Başka türlü ne dinlenebiliyorum ne de doğru bir şeyler üretebiliyorum. Bunun için yani zihnen, bedenen ve ruhen ciddi bir dinlenmeye ihtiyacım var. Yani gerçekten iki aylık süre olmasa, geriye kalan 10 ayı çıkaramam. Bunun için böyle. Tasavvufi tabirle söylemek gerekirse, tatmin edilmiş bir nefisle Bodrum’dan dönebilmem için hem dinlenmeye hem de bu bütün söylediğim şeyleri kendim için yazabilmeme ihtiyaç var.

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim