• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul : 5 °C
  • Berlin : -2 °C
  • Paris : 1 °C
  • Amsterdam : -3 °C
  • Zürih : -4 °C
  • Moskova : -3 °C
  • Lefkoşa : 9 °C

Leyla Zana’ya olan nefretim

18.06.2012 21:40
Ahmet İncel

Ahmet İncel

 Diyarbakır bağımsız milletvekili Leyla Zana, Hürriyet gazetesine verdiği röportajda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye tarihinin en güçlü hükümetinin başı olarak Kürt sorununu çözebilecek yegane kişi olduğunu belirtmiş ve "Ben onun bu işi çözeceğine inanıyorum. Buna dair umudumu da, inancımı da asla yitirmedim. Yitirmek de istemiyorum" ifadesini kullanmıştı. Leyla Zana'nın gündeme bomba gibi düşen açıklamalarını değerlendiren Başbakan Erdoğan, Zana'dan kendisine gelecek bir görüşme talebine olumlu cevap vereceğini belirterek, "Bana, benimle görüşme noktasında gelmiş bir talebi yok. Ama bir milletvekili olarak böyle bir talep bana geldiği anda kendisiyle de görüşmekten kaçmam. Bunu da açıkça söyleyeyim" dedi. Bu günlerde Türkiye gündemine damgasına vuran bu tartışmalardan sonra ben de yaklaşık altı ay önce yazdığım bu makaleyi şimdi yayınlıyorum:

 

 

Leyla Zana’ya olan nefretim

 

Ahmet İNCEL / MÜNİH

 

Münih Belediye Başkanı’nın makam sekreterinin odasında Türkiye’den gelecek bir heyeti beklerken, heyetteki Leyla Zana’nın 6 Kasım 1991’de TBMM’de yemin ederken Kürtçe eklemeler yapmaya kalkması gözümün önüne gelip durdu. Ben de o günlerde bizi şoka uğratan bu kadından nefret etmiş ve ona olan antipatim hala sürüyordu. Heyet odadan içeri girdiğinde minyon tipli, bir ilkokula yeni başlayan çocuk saflığında, siyah giyinmiş mahçup bir hanımefendi karşıma çıktı. Bir an kendi kendime “Allah Allah, bu bir yırtıcı kaplan değil, masum Anadolu ceylanı”... Hele onunla konuşmaya başlayınca ve belediye başkanı karşısındaki mahçup davranışları karşısında nefretimin yerini merak aldı. Ülkemizi parçalamak isteyen bu kadın mıydı?

 

Belediye salonundaki toplantıda ise yerinde otururken, hanım hanımcık, ama mikrofonu eline aldığında yine kaplan kesiliyordu. Ama yine de yılların onu da olgunlaştırdığını gördüm, mecliste Kürtçe yemin etmeye kalkan Zana, bu kez ifadelerini Kürtçe vermekte ısrar eden KCK sanığı avukatları eleştiriyordu. “Devletin ak dediğini kara demekle bir yere varamayız. Krizi içersinde kriz yaratmak yerine uzlaştırıcı bir orta yol bulmalıyız” diyordu.  

 

Toplum, Dünya’da olup bitenleri kesinlikle medyanın gözüyle görmektedir.  Gazeteci olarak bizzat katıldığım bir olayın değişik medyalarda değişik şekillerde anlatıldığını çok yaşadım ve yaşamaktayım. Allah’tan, dini kurumlardan ve devletten sonraki dördüncü güç sayılan medya, bir toplantıda kendince olumsuz gördüğü noktaları çımbızla çekip halka duyurabilir veya benim de kendime uslup edindiğim yöntem olan yıkıcı değil yapıcı, kışkırtıcı değil sakinleştirici öğeleri ön plana çıkararak okuyucusuna duyurabilir. Bir “Şerefsizlerin ülkesi” başlığı Ahmet Kaya’nın hayatını söndürürken, onun Türkiye hasretini ve döneceğini bildiren içeren haberler yaptım.  Kamuoyunda birçok ünlünün konuşmalarında mümkün oranda olumlu satırları ön plana çıkararak haberler yaptım. Belki yapım gereği medyal pollyanacılık oynadım, ama kışkırtıcı değil, yapıcı olduğum için pişman değilim. Tabii bu kamuoyunun tam gerçekleri öğrenemediği gerçeğini değiştirmiyor.    

 

Gelelim yine Leyla Zana’ya... Konuşmalarında, herhangi bir başka ünlünün toplantısında olabileceği gibi, bazı cümleleri cımbızla çekerek ortalığı karıştırabilirim, ama bunu etik bulmuyorum. Zana’nın “genele baktığımızda hepimizde birlikte yaşama eğiliminin daha fazla olduğunu görüyorum. Ben de henüz bu konuda umudumu yitirmedim. Türkiye’de tüm halkların barış içersinde birlikte yaşamasını istiyoruz. Ancak, bir an önce gerekli demokratik reformları gerçekleştirebilirmeliyiz” sözünü önemsedim. Artık bir ayrılıkçı değil, birlikte yaşamdan yana olan Zana karşımızdaydı. Bu konuşmalar 20 yıl önce yapılsaydı ve gerekli demokratik reformlar o zamanlar yapılabilseydi, sanırım bugün ne PKK belası kalırdı, ne de binlerce vatan evladını şehit vermezdik...

 

Misak-i Milli sınırlarına dokunmadan (ki benim Misak-i Milli’mde Musul ve Kerkük de var)  her türlü demokratik çözümü uygarca tartışmalıydık diyorum.  Zana’nın konuşmasından bu uygar çözüm arayışı için henüz zamanın geçmediğini, son trenin kalkmadığını  algılıyorum.

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim