• BIST 82.779
  • Altın 147,577
  • Dolar 3,7780
  • Euro 4,0388
  • İstanbul : 7 °C
  • Berlin : -3 °C
  • Paris : 0 °C
  • Amsterdam : -2 °C
  • Zürih : -3 °C
  • Moskova : -5 °C
  • Lefkoşa : 14 °C

PROF. DR. İSKENDER PALA İLE SÖYLEŞİ

16.06.2015 23:43
Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Divan edebiyatının halk tarafından yeniden sevilip anlaşılabilmesi için yazdığı onlarca eseri var İskender Pala’nın.  Halen düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip ediliyor ve halk tarafından “Divan Edebiyatını sevdiren adam” olarak tanınıyor. yazar, şair, araştırmacı ve öğretim üyesi Prof. Dr. İskender Pala ile Divan aşkını, kendisine verdiği ilhamı konuştuk .

 

 

1-    Divan şiiri denince akla ilk gelen isim İskender Pala. Bu dalda ülkemizin öncü yazarlarındansınız. Divan edebiyatı konusunda okunacak kitapların çoğunu da siz yazdınız.  Nereden geliyor bu divan aşkı?

 

Bir topluma ait olmak,  bir medeniyetin parçası olmak, bir geleneğin içinde yer almak gibi sebeplerin yönlendirmesi diyelim. Belki kendimi, kendime ait olanı öğrenme merak ve çabası. Toplumun, medeniyetin veya geleneğin parçası olarak kendi kimliğimde nefes alıp verecek alanlar açma gayreti. Gençlik yıllarımda kitaplarla uyuduğum, kitaplarla sabahladığım veya gecelediğim zamanlarda Divan Edebiyatını severek işe başladım. Bu yıllarda lise ders kitaplarındaki birkaç gazel ile yetiniyordum. Sonra git gite bu alanın bambaşka bir yol olduğunu keşfedince edebiyat fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü tercih ettim. Sonra Divan şiirinin içerisinde ne olduğunu keşfettim. Bir gazel düşünün veya bir güzel düşünün, hani gönül kaptırmışşsınız ve hergün peçesinin birazını açıyorsunuz. Her gün kaşlarının arasında bir başka bakış görüyorsunuz. Her gün onun bir sözünden etkilenerek bambaşka hayaller kuruyorsunuz ve aslında size alımlı çalımlı görünen o güzelin veya gazelin, kendinize ait birikiminiz, kendi kimliğiniz olduğunu fark ediyorsunuz. Tarihe yönelik bütün okumalar ve çalışmalar hiç şüphesiz tarihin sadece kronoloji bilgisi olmasını değil, o kronolojinin içini dolduran duyguların, heyecanların, fikirlerin, belki de sosyal hayatın ne olduğunu anlamakla örtüşüyor. O yıllarda tarihi anlamanın yolu bana gore Divan edebiyatından geçiyordu. 16., 17. veya 18.yy’da yaşamış 8. göbekten, 15. göbekten büyük ninenizin ne hissettiğini veya büyük büyük dedenizin, hani o kapılardan sığmayan yiğit zannettiğiniz adamın aslında nineniz için nasıl bir gönül çarpıntısıyla uyuduğunu Divan şiirinin içine girince anladım. Biraz da şöyle söylemek lazım. Tarihi anlamın yolu Divan şiirini bilmekten geçer. Bunun tersini de söylemek mümkündür. Divan şiirini bilmek için tarihi bilmek zorundasınız. Çünkü Divan şiirinin içinde bizim tarihimizin sosyolojisi, iktisat tarihi, hukuk sistemi, düşünce yapısı, felsefesi, tasavvufu velhasıl herşeyi vardır. Divan şiiri sadece aşkı anlatan bir fantaziler yumağı değildir. Evet aşkın has bahçesidir. Aşkı en güzel orada anlatmışlardır. Hatta çok derin aşkları anlatmışlardır fakat bu o aşkın içindeki gönül medeniyetini ve o medeniyete açılan kapıları da bize o edebiyat açmış, bir toplumun kimliği ve medeniyeti haline dönüşmüştür.

 

2-    Aşkı anlatış tarzınıza insanlar hayranlık duyuyor. Yazarken nelerden ilham alıyorsunuz?

 

Ben bu çağın en büyük ihtiyaçlarından birinin soyut ihtiyaçlar olduğunu düşünüyorum. Başkaları bu çağda en büyük hedef olarak materyalizmin dayatmalarını görebilir. Şunum da  olsun, buna da sahip olayım, bu da benim olsun diye… Billboardlar bize bunu söyler, reklamlar bize bunu söyler. Oysa bugünkü dünyanın maddeye bakan yönü sadece midemizle alakalıdır. Midemize gireceklerin iyi ve güzel olması, onu öğütürken güzel mekanlarda manzaralı mekanlarda oturak, istediğimize hükmedebilmek gibi duygular hep bu çağın sancılarını oluşturan şeylerdir. Oysa bana göre maddenin yanında manayı da hesaba katmalıyız. Somut olana dokunmak, kavramak ve tutmak isteyen insanoğlu soyut olanı da bilmeli. Midemiz kadar gönlümüzünde acıktığını fark etmeliyiz artık. Midemiz kadar zihnimizin de acıktığını keza.  Zihin açlıklarımızı önemseyerek iki kitap daha fazla okumak, gönlümüzün acıkacağını düşünerek biraz daha fazla gülümsemek, sevmek ve yakınlaşmak gerektiğinin farkına varmalıyız. Keza midemiz kadar ruhumuzun da acıktığını bilmeliyiz. Aşk, işte bu üç soyut alanine tam merkezinde durur. Onun için ben hiç durmadan aşka atıf yapıp aşkın ne olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hiç şüphesiz bugün aşk denince bir magazin haberi anlaşılıyor. Falanca futbolcu ile falanca manken arasında geçen, gazetelere yansımış ucuz bir haber. Oysa aşk Eflatun’un ifadesi ile binlerce görüntüye sahiptir. İlahi, mecazi, platonik, beşeri, ruhî, tasavvufî vb. Mesleim icabı aşkın ne demek olduğunu asırlar boyunca incelemiş biriyim. Üzerinde kimler söz söylemiş, kimler aşk kuramlarını geliştirmiş, hangi medeniyette aşk nasıl anlaşılmış, doğu toplumlarında gönül ile birlikte aşk bakış açısı kaç katman halinde olmuş vs, hep bilimsel olarak inceledim. Mesela Endülüs bu konuda bütün dünyayı satın alır. Orada aşkı hallaç pamuğu gibi atmışlar, her şeyini yazmışlar ve didik didik etmişler. Aşkın derecelerini o dereceler arasında kaç merhale olduğunu hangi kapıdan girersen hangi tür duygu atmosferine hangi duygu atmosferinden çıkarsan ne tür bir melankoliye veya lunatik duyguya sahip olacağını ince eleyip sık dokumuşlar. Bugün toplum sığlaştı. Aşkın ne olduğunu anlayacak göstergeler kayboldu. Hala insanlar içerisinde aşk potansiyeli bir öz veya cevher olarak duruyor ama bu cevheri elmasa, yakuta veya pırlantaya dönüştürecek süreç, zemin ve işçilik kayboldu. Dolayısıyla aşk yalnızca cinselliğe kilitlendi, belki de paslandırıldı. Bugünkü insanlığın sancılarından birisi işte budur. Oysa aşk,  ilahi düzenin kâinattaki varoluş evrenlerdeki dönüşümü kalplere sindiren ve onları birbirine bağlayan bir enerji akışıydı. Oysa şimdi biz kalplerimizin bile farkına varmadan yaşıyoruz, yahut yaşadığımızı vehmediyoruz.  İnsaniyet denilen şey aşk duygusu içindeki sevme ve gülümsemeyle alakalıdır. Biz galiba insaniyetimizi kaybediyoruz. Sevmediğimiz ve gülümsemediğimiz için. Devamlı bir şeylerden tedirgin devamlı şüpheci devamlı kaş çatarak yaşamaktan insanlık zarar görüyor.

 

Aşkı bir cümle ile tanımlayabilir misiniz?

Aşkı çok çeşitli şekillerde tanımlamak mümkündür. Zaten tarih boyunca herkes bunu yapmış. Bana göre de “Aşk, yatmadan önceki son şey, uyandığın zamanki ilk şeydir; elbette gözüne uyku giriyorsa.” Öğrencilerime sık sık şunu söylerim. Hangi işi yapıyorsanız yapın, ister kundura üretin, ister dergi çıkarın, ister röportaj sorusu cevaplayın, ister falanca yerde belediye başkanı olup yönetin, ister resim, ister müzik, hangi işi yapıyorsanız ve ne üretiyorsanız, onu önce sevgiliniz görecekmiş gibi yapın veya üretin. Bence profesyonellik de bu demektir.


3- Tarihi roman yazıcılarının sorumlulukları olduğunu, tarihi gerçekleri saptırmadan ve kaynaklara dayalı olarak anlatmaları gerektiğini düşünüyor musunuz? Yoksa hayal gücüne dayalı mı olmalı? Kitaplarınız yazma aşamasında nasıl şekilleniyor?

 

Tarih objektif bir alandır. Hiçbir tarih yazıcı, hiçbir romancı, hiçbir denemeci, hiçbir araştırmacı  tarihi aklamak veya karalamak durumunda olamaz. Yaşanmıştır, bitmiştir. Siz iyilerini kötülerini söylersiniz, aklamaya ya da karalamaya kalkmazsınız. Dolayısıyla bir romancı eğer yazdıklarından tarih anlaşılıyorsa benim yazdıklarımdan tarihi anlıyorlar tarih anlaşılıyor o zaman yazdıklarımın tarihe birebir uygun gerçekler olması gerekir. Bu konuda çok hassas davranıyorum. Sırf nasıl olsa bu romandır diye asla tarihi değiştirme tarihi üzerinde oynama hakkınız yoktur. Bana göre tarihi gerçekleri araştırır, araştırdığım gerçekleri romanımın omurgası olarak koyarım, sonar omurganın etrafında kendimçe küçük kurgular yaparak ama tarihi gerçekleri değiştirmeden o tarihi gerçekleri heyecanlı hale getiririm. Aşk katarım içine macera katarım, ama tarih orada birebir kendisi olarak vardır. Onu değiştirme hakkım yoktur. Ben şöyle düşünüyorum, Herhangi birisi ile aranızda itilaf olursa siz onun hakkını çiğnerseniz Allah sizin o işinizden dolayı aranızdaki hukuka karışmıyor. Allah cc. diyor ki; “Bana olan haklarınızı affederim. Ama kendi aranızda olan haklarınızı ancak hakkına girdiğiniz kişi affeder.” Etrafımdaki bu çağdaki yaşayan insanların hakkına girmekten kaçınırken, onları hakkına girsem belki gider özür dileme şansım varsa özür diler, kusura bakma sana haksızlık ettim veya senin hakkını çiğnedim. Sen bilmiyorsun belki ama gıyabında şöyle olduydu. Helalleşelim buna bile tahamülüm yoktur. Çünkü kul hakkıyla öbür tarafa gitmek istemem. Düşünün ki yaşayanların bile kul hakkına girmek istemeyen ben tarihteki adamların hakkına girebilir miyim? Onların yapmadığı birşeyi yapmış gibi göstebilir miyim? Bunu niye üstleneyim ki öte dünyada bana parmakları ile gel bakalım, gel bakalım demeyecekler mi? Ben öte dünyaya gittiğim zaman romanlarımda anlattığım kişilerin gel bakalım evlat ne güzel birşey yaptın demelerini istiyorum. Yoksa parmakları ile beni paydar gibi gel bakalım demelerini istemiyorum. Onun için sizin sorduğunuz bir sorunun tam arkasında duruyorum. Tarihte milim oynama yapamazsınız roman yazıyorum diye. Canım bu da bir edebiyat eseridir diye kesinlikle tarih saptıramazsınız. Benim okuyucumda zaten benim kitaplarımda doğru tarihi bileceklerini öğreneceklerini düşündükleri için bana güvenirler, bende bu güveni hiç sarsmadım. Benim doğru olarak yazdığım gerçekler bir takım insanlara göre hoşa gitmeyebilir, menfaatleri zedenelenebilir, düşünceleri o güne kadar söyledikleri bozulabilir. Onlar eleştirebilir. Olsun ben doğruyu söylerim. Objektif davranırım. İşine gelmeyen menfaati zedelenen, kurduğu çarkı dönmez, benim yazdıklarım dolayısıyla dönmemeye başlayanlarda tepinsin dursun.


4- Hepimizin bildiği gibi Beyoğlu’nun geniş bir tarihi ve kültürel mirası var, Beyoğlu’nu bir çok alanda uzmanlardan dinledik ama İskender Pala’nın gözünden Beyoğlu’nu çok merak ediyoruz.

 

Hiç şüphesiz, İstanbul var olmuş ve karşı yakasında Beyoğlu var olmuş. İstanbul kadar eski olmasa da bugünkü hayata bakan yüzü ile İstanbul’un neredeyse karşısında ikinci konum. Bazen ona rakip olmuş, bazen orayı beslemiş. Bazen kıskanmış, bazen gıpta etmiş, bazen öykünmüş ama hiç onsuz olamamış. Pera, adı üstünde bir karşı yaka, digger taraf veya öteki. Yüzyıllar boyunca karşılıklı medeniyetlerin bazen kıskandığı, bazen imrendiği, bazen de küçümsediği bir ötekidir. Beyoğlu’nun kozmopolit yapısı hiç şüphesiz tarihi devirlerde bugünkünden daha çoktu. Limana gelen gemilerin tayfalarından o gemilerden indirilen yükleri ambarlara taşıyan hamallarına varasıya kadar, gemiciler için meyhane işleten adamdan gemicilere peksimet hazırlayan fırıncıya kadar, yani ayak takımından iş erbabına, yöneticisinden patronuna kadar herkes için Beyoğlu, İstanbul’un karşısında bir öteki fikriyle yaşadı. Ama bunu zamanla dengeledi, hatta evin asıl sahibine, yan İstanbu’a, biraz burun kıvıran, biraz küçümseyen, biraz kibirlenen bir tavır gösterdi. Bütün bunlar sosyolojik olaylarla da bağlantılı ilerleyip gitti. Mesela 120 sene kadar önce bir deprem ile Beyoğlu tarihteki en büyük hasarını almıştı. Sonra II. Meşrutiyet yıllarında biraz kargaşayla sarsıldı. Savaşlar, kurşunlar, kinler darken 6 - 7 Eylül olayları bir furya gibi üzerinden gelip geçti. Osmanlı Devletinin payitahtına Galata’nın çok yakıştığını tarihler ve şiirler bize söylüyor, ama sonra Beyoğlu ile Pera isimlerinde düğümlenecek bir çatışma fikri bize musallat oldu. Bereket versin ki bugün insan hakları, liberal düşünceler, dinler, ırklar ve medeniyetler arası anlayışlar burada buluşabilmektedir. Bugün biz Beyoğlu kelimesini her telafuz edişimizde sanki Tünel ile Galatasaray’ın sonra da Galatasaray ile Taksim’in arasındaki bir caddeyi düşünüyoruz. Bana göre bu çok yanlış bir algılama biçimi. Eğer Beyoğlu’nu şimdiki bu lümpen kültüre kilitleyip bırakırsak o zaman Beyoğlu bizim medeniyetimizin ürünü olmaktan çıkıverir. Çünkü bahsedilen bölgenin İslam kültür, tarih ve medeniyetiyle sağlam bağları yoktur veya kopuktur. Mesela Kulekapısı’nda Galip Dede’yi, II. Bayezid’in Galata Sarayı’nı, Dolapdere’de Hasan Hüsamettin Uşşakî’yi, ötede Okçular Tekkesini, aşağıda Kılıç Ali Paşa’yı, Arap Camiini, Kasımpaşa Bahriye Kışlası veya Divanhanesini, hatta Piyalepaşa’yı ve onun gerisindeki medeniyet birikimini gösteren sebilleri, çeşmeleri, imaretleri,  göz ardı etmiş olabiliriz. Oysa Üçüncü Selim ve Şeyh Galip Dede olmadan, İkinci Bayezid’in vakıfları olmadan yalnızca Pera sırtlarında Giritti’nin konağı Beyoğlunu Beyoğlu yapmaya yetmez. Biz bugün Beyoğlu deyince hem  Çiçek Pasajı ile Aynalıkavak Kasrını, Botter Apartmanı ile Cihangir Camiini, Galata Kulesi ile Galata Mevlevihanesi’ni, Kamonda merdivenleriyle Giresunlu Tekkesi’ni birlikte anlamak durumundayız. Yoksa İstiklal Caddesi’nde yuvalanmış bazı lümpenlerin kendi geçmişlerine, kültürlerine ve medeniyetlerine küçümseyen nazarlarla bakışları Beyoğlu’nu ifade etmeye yetmez. Beyoğlu’nu ötekileştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Sanki birileri Beyoğlu diyince insanların İstiklal Caddesi, Tarlabaşı Caddesi ve Meşrutiyet Caddesi’ni anlamasını istiyor ve hatta Beyoğlu bile değil adını Pera olarak anmaya çalışıyor. Halbuki Beyoğlu bu üç caddeyle birlikte  Kasımpaşa’ya inen sokakların, Kasımpaşa’ya akan insanların, Dolapdere’ki karmaşanın yahut Piyalepaşa’daki, Tophane-i Amire’deki, Ok Meydanı’ndaki, Sütlüce’deki hayatın ta kendisidir. Beyoğlu hakkında yazılmış zannediyorum onun üzerinde kitap var ve maalesef hepsi Beyoğlu diye yalnızca bu üç caddenin hakiki kültürümüze yabancı duran birikimini anlatıyor ve Pera adını, Pera kimliğini öne çıkarıyorlar. Bence artık Pera dememek lazımdır. Pera tarihi bir isimdir ve bugün bana tarihe ait bir zenginlikten öte öz kimlik ifade etmiyor. Bu yüzden adını Beyoğlu olarak kullanmamız gerekir. Beyoğlu adında Pera’ya ait zenginlik vardır, ama yalnızca Pera dersek Beyoğlu isminin kuşattığı zenginliği reddetmiş oluruz. Pera mirasına sahip çıkarım, korurum, savunurum ama adına Pera demem. Benim anlayışım böyle.  Beyoğlu benim için kızışmış ticaretiyle, sıcak ve renkli dünyasıyla, her zaman insanları kucaklayan o sevecen ortamı ile akşamları yürüdüğüm İstiklal Caddesi ve o caddeden baktığım zaman görebildiğim Bogaziçi ve Haliç semtleri, yahut İstanbul ve Üsküder’dır.  Entelektüel yapısını korumasını severim mesela.  Yayın evleri ve kitap evleri ile, sinema ve tiyatrolarıyla…  Sen Antuan kilisesi ve Ağa Camiiyle… Türk sanatı ve kültürü için de yadsınmaz bir önemi vardır. Türk tiyatro tarihi için, Türk sinema tarihi için, Türk karikatür ve mizah kavramları için önemlidir. Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki hayat, başlıbaşına bir Hacıhüsrev sanki bize geniş malzeme veren bir laboratuvar gibidir.

 

5- Çok farklı dünyaları içinde barındıran, farklı din, dil ve milliyetlerde insanların yaşadığı Beyoğlu’nda size ilham veren şey nedir? Burada eserlerinize ilham veren  tarihi bir mekan var mı?

Beyoğlu maceram benim çok eskiye dayanır ve mesleki hayatım içerisinde çok önemli yeri vardır. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde 10 yıl kadar süren devamlı seminerler yaptım. Divan şiirinin herhalde modern tarihinde çok önemli yeri olacak o binanın,  orası sadece evlenen çiftleri memnun etmedi, divan şiirinden beyitler okuyanları da mutlu etti. Bense Divan şiiri seminerini bitirir, İstiklal Caddesi’nde yürür, kış mevsimlerde kar ve yağmuru orada saçlarıma değdirirdim. Şimdi bile, zaman zaman bunu tekrar yapıp arkadaşlarıma buluşma noktası olarak Tarık Zafer Tunaya’yı söylediğim olur. Beyoğlu’ndeki insan kalabalığı, her yaş ve seviyeden adımlar ve seslenmeler…  Bir romance muhayyilesini çok çeşitli yönlerden besleye bilecek bir ortam... Sait Faik’in hikayesinde anlatır ya hani, Beyoğlu’ndan aşağıya doğru inersiniz kokoreçcisi, tombalacısı, şairi, gazetecisi, muharriri tiyatrodan çıkmış bir izleyicisi veya oyuncusu, hepsi ile birlikte belki de bir ticaret adamı, kimisi grand tualet, kimisi ayakkabasında delik…  Beyoğlu bugün her milletten insanın da zenginleştirdiği, turizm merkezlerinden biri haline geldi üstelik. Beyoğlu için kozmopolit denilecekse, en kozmopolit olduğu zaman belki şimdiki zamandır. Çünkü yayalaştırma projesi, fashion fest lokasyonu, son dönemlerde de Gezi Parkı olayları dolayısıyla bütün dünyanın ilgisini çeken bir semt. Arap turistinden İsviçrelisine, Rum gemicisinden şimendifer memuruna varasıya kadar, her cinsten, her ırktan, her dinden, her milletten, her kültürden insanın harmanladığı bir yer. Ben her kitabım çıktığında İnsan Yayınlarının İstiklal Caddesi’ndeki şubesinde, Galatasaray’da Postahane ile Çiçek Pasajı’nın hemen yanında, imza günü yapmayı severim. Orada Beyoğlu’nun kendine has okuyucusu ve kendine has havası ile yüz yüze gelirim.

6- Fatih Sultan Mehmet’in Galata için “kendi yurdum” dediği ve ona şiirler yazacak kadar sevdiğini biliyoruz. Eserlerinde tarihi olguları hayal gücüyle harmanlayan bir yazar olarak sizin yurdunuz neresi?

 

Benim dört ömrüm olsaydı ikisini İstanbul’da yaşardım, birini Isfahan’da, diğerinide Sen Petersburg’da yaşamak isterdim. Paris beni o kadar çekmiyor, veya New York’da bana heyecan vermiyor. Ama Isfahan ile Sen Petersburg bana goöre tam yaşanacak şehirlerdir. İstanbul ise her semtiyle benim şehrimdir. Beyoğlu orada kültür ve sanat ağırlığıyla beni cezbeder. Çünkü Beyoğlu sanat ve kültür yönünden İstanbul’un kalbidir. Oraya gelişler ve yönelişler çoğaldıkça kültür ve sanat hayatı gelişiyor demektir. Bu açıdan bakıldığında benim kültür ve sanata yakın olan tarafım Beyoğlu’nu özler. Ama Üsküdar’da bulunmazsam, Eyüp Sultan’a ayda bir uğramazsam, tarihi yarımadada ayda bir olsun gün batımında kahve içmezsem, tramvay yolunda biraz yürüyüp Beyazıt’tan Sultan Ahmet’e kadar yürümezsem olmaz. Bütün bunların hepsi bir araya gelince bana İstanbul duygusu veriyor.

 

7- Beyoğlu’nun şu anki halini nasıl buluyorsunuz?

 

Beyoğlu’nda bir yenileşme projesi var. Bana göre çok önemli, biz İstanbul’da en son kaybetmeye başladığımız semt Beyoğlu’dur. Diğer semtleri daha erken kaybettik, ahşap idi. Beyoğlu taş olduğu için Beyoğlu’nu en son kaybetmeye başladık, Şimdi kaybetmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Yani tam elimizden giderken yakaladık, Beyoğlu’nu bu önemlidir. Beyoğlu’nun arka taraflarında Dolapdere taraflarının ne bileyim, Tarlabaşı Caddesi’nin bu yenileşmenin şehre büyük bir katkı sağlayacağından hiç şüphem yok, Beyoğlu değeri, üç katına beş katına çıkacaktır. Param olsaydı, Beyoğlu’nda küçük bir dairecik, küçük bir dükkancık almaya çalışırdım. Çünkü daire kentler yenilendiklerinde sadece parasal olarak değerleri artmıyor. Kültürel mekan olarak ve sanat aktivitelerinin biriktiği yerler olarak birden bire hayat canlanıyor. Ben Beyoğlu’nun yenilenmesini işte modern bir şehre sahip olacağız diye değil Beyoğlu yenilendiği zaman Beyoğlu’ndaki kültür sanat faaliyetlerinin çok daha ihtişamlı ve şaşaalı bir şekle geleceğini düşündüğüm için seviniyorum. Bu çok olumlu birşey, başkanıda belki bunun için tebrik etmek gerekir. Öbür taraftan doğrusu Ak Parti iktidarı ile iş başına gelmiş, 2004-2014’e 10 yıldır Beyoğlu’nda çok güzel işler yapan bir yönetim var, bu yönetiminde hakkını yadsımamak, çiğnememek lazımdır. Yaptıklarıyla Beyoğlu’nun çehresini değiştiriyor.

 

8- Beyoğlu’nun neresini özlersiniz mesela?

 

Ben Beyoğlu’nu seviyorum. Galib Dede’ye uğramazsam orayı özlerim. Çünkü ben üniversite yıllarımda Divan Edebiyatı Müzesi’nde ders çalışır, Beyoğlu’nun hayhuyu ve karmaşasından geçip o asude mekana kapak atar, orada, kuyu başında kalbimle yüzleşir, konuşur, hayata dair kararlar alırdım. Beyoğlu’nda arada sırada olmazsam, özlerim. Beyoğlu özlenir çünkü. İstanbul’da özlenen semt sayısı çok azdır.

 

 

9- Beyoğlu Belediyesi’nin bu yıl 8. sini  gerçekleştireceği ve artık geleneksel hale gelen, Beyoğlu başta olmak üzere, İstanbul’un çeşitli bölgelerinden sahafların katılımıyla yapılan Beyoğlu Sahaf Festivali’ni gezme imkanınız oldu mu?

 

Her defasında mutlaka gidiyorum. Oradan kitap alıyorum. Benim için kurulmuş bir festival gibi, İstanbul’un neresinde olursa olsun, kitaba alakası bulunan, kitapla dostluğu bulunan herkesi yakından ilgilendiren festivaldir. Buna imkan verenler ve sebep olanlar hakikaten teşekkürü hakediyorlar. Fakat asıl önemlisi orada bizim kadim kültürümüz, yeniden harmanlanıyor. Bu çok kayda değer birşeydir. Sözlerimizin başında materyalist bir dünyadan bahsettik. Bu kadar kendini kaybederek adeta billboardlara bağlı hale gelen, hayatı üretmek için değil de tüketmek için yaşayan insanların olduğu bir çağda, birilerinin kitaba değer vererek, eski kitaba, hele de kitap kokusuna değer vererek bir festival düzenlemesi takdire şayandır.  Bana gore hiç ara vermeden her sene süresi uzatılarak yapılması gereken bir etkinlikdir. Buna yalnızca üç beş sahafın kazanç kapısı yahut kaybolmakta olan bir mesleğin ihyası anlamında bakmamak lazımdır. Bu bir buluşmadır çünkü. Kita pile insan buluşması. Eski kitabın ne olduğunu anlayan, kendi geçmişine, tarihine ve kültür birikimine ait bir şeylerin farkına varan gençlerin kitapla buluşması. Ben hararetle destekliyorum. Hatta sağolsun geçen sefer sahaf festivali dolayısıyla eski sahaf arkadaşım, hocam bende katılmak istiyordum ama bir türlü zamanlamayı iyi yapamadığım için katılamıyorum deyince ne kadar üzüldüğünü gördüm. Onun üzüntüsü aynı zamanda o kitapla karşılaşamayacak olan bir gencinde üzüntüsüdür. Bizim süleymaniye kütüphanemiz, üniversite kütüphanemiz ne kadar kültür hazinesi ise beyoğlu sahaf festivalide o kadar kültür hazinesidir. Kaldı ki sadece kitap değildir olda, haritalar, pullar, tarihi Beyoğlu sadece tarihi binalardan ibaret değildir. Sahaf festivali bize işin bu tarafınıda gösteriyor.

 

10- Biraz da eserlerinizden bahsedelim. En son Mihmandar eserinizi okuduk. İslamiyeti, tarihi ve aşkı birleştirerek anlattığınız son romanınız Mihmandar’dan bahsedebilir misiniz? 

 

Ben kitap yazma projelerimi genelde gençlerin şu anda kendi kimliklerini tamamlayabilmeleri için neye ihtiyaçları var sorusunu sorarak başlıyorum. Bu çağ kimliklerin ön plana çıkmaya başladığı bir çağ. Medeniyetler çatışıyor. Kültürler arası diyalogtan bahsediyoruz. Beyoğlu bunun en güzel örneğidir ve beni en iyi Beyoğlu dergisinin okuyucuyları anlayacaklardır. Herkes dünyanın her yerinde ben kimim sorusunu kendine soruyor. Ben kimimin arkasından gelecek bütün ırmaklar ya tarih oluyor, ya müzik oluyor, ya kültür oluyor, yahut görsellik oluyor. Gastronomi çok sonradan, ince zevkler çok sonradan devreye giriyor. Ben kimim sorusunu birincil muhattabı tarihtir. Dünyanın her yerinde tarih programlarının çok seyredilmesi, tarihi romanların çok okunması, tarih üzerine konuşmalarının çok yapılmasının sebebi budur. Dünyanın yeni bir yönelişin içindedir. Herkes kendi geçmişini bilmek istiyor. Böyle bir ortamda bende düşünüyorum ki bizim gençlerimiz eğer kendilerine kendi geçmişlerinden örnek kişiler tanıtılırsa o zaman bunların yolunda yürüyebilirler. Yani kahramanlar vermek istiyorum. Sizin kendi zihninizde oluşturduğunuz bir kahramanınız var ise yaptıklarınızı o kahramana benzeyen bir tavır söz konusu olur. Eğer zihninizde kahramanınız yoksa savruldunuz demektir. Kimi örnek alacaksınız, kime göre yaşayacaksınız, ölçütleriniz ne olacak, elbiseniz dar mı gelecek? Bol mu gelecek? onu kahramana göre ölçersiniz. Barbaros Hayrettin Paşa türbesi  orada, komşuluk hakkım var. Onun bilinmesi lazım. Ne bileyim Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmailin bugünkü Tükiye’de bu konuları düşünen insanların bilmesi lazım. Yunus Emre gönül derinliği isteyen insanlar tarafından bilinmesi lazım Fuzili bilinmesi lazım, Lale Devri bilinmesi lazım. En son bu şehrin hakimi ve sahibi olan Ebu Eyüp El Ensari bilinmeden bu şehirde ev sahipinden kaçak yaşayan bir adam konumuna düşüveririz. Onun için ev sahibinin haberi olsun. Biz Kendisini sahip edindik. Kendisinin buradaki sahipliğinden istifade ediyoruz. Babında Mihmandar romanını yazdım. Atatürk Köprüsünden, Sütlüceden, yahut Halıcıoğlu’ndan karşıya Ayvansaraya geçerken başınızı sağ tarafa çevirip Eyüp Sultan’a selam vermeden geçiyorsanız, şehrin sahibine dönüp bakmadan kaçak yaşıyorsunuz gibi gelir bana onun için ona bir selam olsun diye bir kitap yazdım. İyi gidiyor, Ben her sene ocak ayında bir kitap çıkartırım. Çalışma planım şudur; şubat ayının birininden itibaren okurum, okurum, okurum nisanının sonuna kadar okurum. Mayısta haziranda hepsini yazmaya başlarım, çatıyı oluştururum. Okurken zaten yazacak olduğum şeyin başı sonu belli olur. Yani yazmaya başladığımda kitabın sonu nasıl olacak onu falan bilirim. Ben çalışarak yazıyorum, bir ilham ile bir hayal ile yazıyorum. Başlıyayımda kalem beni nereye götürürse götürsün diye yazmıyorum. Şöyle de düşünüyorum. Sizin şu röportajı yaptığınız yerde hergün on saat okuyorum, okuyorum,  yazıyorum, yazıyorum. Senede 250 gün bunu yapıyorum. Yani Ben bir romanı senede 2500 saatte yazıyorum. Dolayısıyla her sene bir roman çıkartabiliyorum. Aksi takdirde mümkün değil yapmak. Başka hiçbir iş yapmıyorum. Şöyle söyleyeyim konferanslara gitmiyorum, televizyon programı yapmıyorum, dergilere yazı yazmıyorum sadece bunu yapıyorum. Haziran, temmuz, ağustosta okurum, okurum tekrar tekrar okurum, üslup yönünden okurum, yazdıklarımı dil yönünden okurum, bilgi yönünden okurum. Eylülde kitabımı yazdığım konumun uzmanlarına gönderirim. Mesela Mihmandar’ı yazdığım zaman Bizans tarihçilerine, islam tarihçilerine ben bunları yazdım ama yazdıklarım, evet ben araştırarak yazdım tarihi dokuyu koruyarak yazdım. Yine de hata yapabilirim korkusu ile birer kırmızı kalem ile birlikte onlara birer nüsha veririm. Bazen gelincik tarlası gibi gelir bana kitaplar, az evvel konuştuk ya tarihe karşı hassasiyet, doğruyu konuşmak gerekir. Ben anlatırım, mesela bizans sokaklarında işte birisi atıyla gitmektedir. Atının nal sesleri mermerlerden duvarlardan yankılanır. Hoca yazar bana bizans sokaklarında mermer döşeli değildi. Romancı muhayyilesini, tabi o cümleyi o akışı herşeyi değiştirirsiniz. Eylül ayında bu düzeltmeler yapılınca ekim ayında netlenir. Kasım ayında ben muhtemelen veya aralıkın başında romanın geçtiği yerlere giderim. Son bir defa okumak için. Barbaros’ta Akdeniz’e gittim. Mihmandar’da Mekke’ye Medine’ye gittim. Şam’a gidebilseydim keşke, Savaş vardı gidemedim oralarda geçiyordu. Antakya’da bir seyahat yaptım. Ebu Eyüp El Ensari’nin geldiği yoldur. Kadıköy’de oturdu. Eyüp Sultan semtinde adığını aldığı semtte üç ay kalmıştır. Ama Kadıköy’de altı ay kalmıştır. Dolayısıyla Kadıköylü’dür. Ama İstanbul’lu bunu bilmez. Sonrada yayın evine teslim ederim, kitap çıkar. Kitap Ocak ayının ilk haftasında çıkar. İşte o arada röportajlar gazete haberleri için falan görüşmeler, şubat ayında tekrar başlarım yeni kitaba.

 

11- 2015’in başında okurlarınızla buluşacak yeni kitabınızın hazırlığındasınız. Biraz ipucu alabilir miyiz? Okuyucularınızı nasıl bir eser bekliyor?

 

Güzel bir metin olacak. Asr-ı saadeti anlatan bir kitap yazıyorum. Peygamberimizin hayatına ilişkin, tabiki bir roman değil. Çünkü roman bir kurgudur. Hz. Peygamberin hayatı ile ilgili herşey o kadar açık, o kadar bilinir, o kadar kesindir ki orada en ufak bir kurgu yapmak hata olur. Yapamazsınız da zaten. Yazdıklarım zor bir metin olacak, olduğu zaman da çok işe yarayan bir kitap haline dönüşür inşallah. Çünkü son dönemlerde Hz. Peygamberin yaşadığı çağ ile ilgili sadece bilimsel kitaplar yayınlanıyor. Halbuki bilimsel kitabın okuyucusu bellidir. Muhatabı da bellidir. Kültürel kitaplar yazmak lazımdır. Onu anlatan, mesela en son Necip Fazıl bunu yapmıştır. Çöle İnen Nur çok güzel bir kitaptır. Heyecanla okunur, O dönemi anlatır, çok güzel ir kültür kitabıdır. Kültürel çalışmaların okunması daha kolaydır ve bu yolla öğrenmek daha etkilidir. Çünkü kültürel kitap okuyucuyu içine çeker. Okuyucu içinde kendini bulur. Kendisine bir yaşam alanı seçer. Sanki ressam bir tablo yapmıştır. Tablonun bir köşesini boş bırakmıştır. Şöyle demek ister, ey sergimi gezen kişi, buraya kendini koy, bu tabloyla bütünleş. Kültürel bir kitap da bana göre böyle birşeydir. Yazar bir metin oluşturur. Okuyucuya şunu söyler. Kendini bu anlatımın içerisinde yaşarken bulacaksın. Böylece okuyucu konuları daha iyi ve hissederek öğrenebilir. Zaten kültürel kitapların çok okunması, bilimsel kitapların da az okunmasının altında yatan temel sebep budur. Maalesef çağımız eğlenmeyi, öğrenmeye yeğlemiştir. Eğlence için para ayırıyoruz, eğlence için zaman ayırıyoruz, eğlence için efor sarfediyoruz ama öğrenmek için zaman harcamıyoruz, öğrenmek için para ayırmıyoruz, öğrenmek için bir efor sarfetmiyoruz. Roman entellektüel bir eğlence aracıdır. Eğlence araçları içerisindeki en asil en soylu olanıdır. Roman vasıtasıyla siz birisine birşey öğretebilirsiniz. O eğlendiğini zanneder. Eğlenir de… Eğlenmek için okur, son sayfayı kapatınca bir şey öğrenmiş olur. Onun için tarihi romanlar hassasiyetle, tarihi zedelemeden, tarihi gerçekleri yazmalıdır. Ben bu yeni kitabımda roman yazmıyorum. Bir anlatı diyelim şimdilik, adının ne olacağını bilmediğim için, Asr-ı saadete ait, Hz. Peygamber’in hayatına ait bir kültürel kitap diyelim.  

Teşekkür ederiz İskender Bey.

Ben teşekkür ederim.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim