• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul : 5 °C
  • Berlin : -4 °C
  • Paris : 0 °C
  • Amsterdam : -4 °C
  • Zürih : -4 °C
  • Moskova : -4 °C
  • Lefkoşa : 7 °C

Tobagolu Olivia ile Eşrefpaşalı Kazım’ın aşk hikayesi

10.09.2010 10:12
Ahmet İncel

Ahmet İncel

Şimdiye dek genelde gezdiğim yerlerle ile ilgili izlenimlerimi okurlarımla paylaşırdım. Bu kez sizlerle gezdiğim yerlerle ilgili izlenimler yerine gezdiğim yerden bir dramatik aşk hikayesi paylaşmak istiyorum. Öykümüz uzun olduğu için de eskiden radyolarda yayınlanan “Arkası yarın” programı örneği bu öyküyü kısım kısım paylaşacağım. Tabii ki her zaman olduğu gibi bu öykü ile ilgili her türlü görüş ve yorumlarınızı bekliyorum. Sizden gelen her türlü tepki bana hazırlamakta olduğum kitabımı şekillendirmede yardımcı olacaktır. Şimdiden teşekkürler... Sizlere binlerce kilometre uzaktan getirdiğim öykü

İzmir’in Eşrefpaşa semtinde yetişmiş bitirim delikanlı Kasım ile Karayiplerin gariban ama cennet adası Tobago’da yetişmiş Olivia bizim tabirimizle “Zeytin” in aşkı.. Müsaadenizle,  aşkın sınır tanımadığının kanıtı olan bu hikayeyi anlatmaya başlayayım...

   

 

BİRİNCİ BÖLÜM

Tobago’da olup ta bir yağmur ormanını gezmeden gelmek olmazdı, bizde bu amaçla hazırlanıp yola çıktık. Adanın başkenti Scarborough’un son sılamlarını geçerken yolda bir süper market görünce dalıp içecek bir şeyler alalım dedik. Süper market deyince aklınıza süper bir şey gelmesin, bizim köy bakkalları gibi küçük bir dükkan...  Çekine çekine içeri girdiğimizde tavandaki dönmeye çalışan yorgun bir vantilatörün altında yorgun bir Tobagolu yaşlı adam ve de küçük tezgahtaki ıvır zıvırdan bir şeyler seçmeye çalışan başı örtülü siyahi yerli bir kadın... Hemen soğutucuya yönelip içecek seçerken, fiyatlar dikkatimi çekti, oldukça pahalıydı... Tabii hemen mırıldanıp arkadaşıma Türkçe olarak “amma da pahalı ha” dedim”. Ama yanıtı bir kadın sesi olarak geri geldi: “yok pahalı ucuz...” ani bir reaksiyonla arkama dönüp sesin kaynağını aradım, sesin geldiği tarafta o müşteri siyahi kadından başkası yoktu, arkadaşım kapı önünde bizim rehberle sohbet ediyordu. Şaşkınlıkla kadına bakıp kaldım, “acaba bu ses bu kadından mı çıktı yoksa çöl serabının yağmur ormanı türü mü vardı?” diye düşündüm. Elli yaşlarındaki bu siyahı kadın elini göğsüne götürüp “ ben konuştu” dedi.  Ben şaşkınlıkla yine İngilizce olarak sordum “Do you speak turkish?” Kadın “evet” dedi. Ben bu kez Türkçe “nasıl yani?” Kadın hayran edici bir özgüvenle “ben Türkçe biliyor, ne güzel siz Türk burada” dedi. Bu kez kadına daha dikkatli baktım, elli yaşlarındaki simsiyah güzel kadının giydiği yerel rengarenk elbiseyle tombul vücuduna bir güzellik vermişti. Tabii  gurbette hemşehrisini görmüş yalnız Türk gibi hemen soru üstüne soru sormaya başladım, o “stop stop... Ben Türkçe unuttu” dedi. Sonra kendini tanıttı “ben Olivia, siz bana Zeytin diyorsunuz”. Kendini tanıtma nezaketini unutmuş olmanın mahcubiyetiyle kadına kendimi tanıttım. Türkiye’den nereden geldiğimi sorunca “Aydın” dedim “ben Aydın tanıyor, Efes, Kuşadası, Selçuk tanıyor” dedi. “Hayda neredeyse hemşehri çıkacağız” derken  “ben oturdum İzmir’de, Eşrefpaşa”. Dışardaki arkadaşlar nerede kaldığımı merak edip içeri girdiklerinde, kadınla başka dilde konuştuğumu görünce önce Türkçe olduğunu anlayamadıklarından “aaa sen yerlilerin dilini de biliyor musun? diye şaşkınca sordular. Kadınla Türkçe konuştuğumu söyleyince “sizinkiler buraya da mı misafir işçi olarak gelmişler” diye soğuk espri yapmadan duramadılar. Olivia dükkanın karşısındaki tepedeki palmiyeler arasındaki eski tek katlı ahşap evi gösterip “bu benim ev, misafir gel, konuşalım” dedi. Ertesi gün ona geleceğim sözümü verip oradan ayrıldım, ama tüm yağmur ormanı gezisi boyunca ve tüm gece aklım onda kaldı. Kimdi, nasıl Türkçe öğrenmişti, buralarda ne yapıyordu?”gibi sorular beni rahat bırakmadı. Ertesi günü iple çekerek akşam üzeri ona gitmek üzere taksiye binerken arkadaşlarım biraz endişeli idi. Beni gitmekten vazgeçirmeye çalıştılar,  başaramadılar. Taksi onun evine yaklaştıkça kalbim daha hızla atmaya başladı. Eve vardığımda verandada çocuklar oynuyor ve Olivia (Zeytin) bahçeye çamaşır asıyordu. Beni görünce siyahi masum yüzünden nefis beyaz dişleri görünüyordu. Bana bir hanımefendi ağırlığıyla “hoş geldin” derken, çocuklar da etrafıma toplanıp merakla beni izlemeye koyuldular. Zeytin onlara yüksek bir sesle kendi dillerinde bir şeyler söyleyip dağıtırken  bana “ilk İzmir’e geldiğimde de Türkler bana böyle bakıyorlardı” dedi. Gülümsedim ve bana verandada gösterdiği koltuğu oturdum. Bu kez yine Türkçe “çay” diye sordu, “lütfen” dedim. Türk usulü çaydanlıkta demleyip çay yapıp masaya getirdiğinde, yanına bir de bizim usulden sigara böreği getirince şaşkınlığım artık son haddini bulmuştu. “Ne olur, beni şaşırtmaktan artık vazgeçin, siz kimsiniz? Nesiniz? Bana anlatın. Bu rüya mı yoksa” O yörenin insanlarına mahsus sakinlik ve ağırbaşlılık içersinde “sabır, sabır, şimdi oturuyorum” dedi.

Ve oturup çayından bir yudum aldığında ben tüm dikkatimi ağzından çıkacak  cümlelere toplamıştım ve araya Türkçe kelimeler karıştırıp öyküsünü anlatmaya başladı...

 

“Gençliğimde hep Dünyayı gezip görmek istediğimden turistik gemilerde çalışırdım. Yetmişli yıllardaydı, New York’dan yine zengin turistleri doldurmuş Karayipler doğru yola çıkmıştık. Tabii güzel kıpır kıpır bir kızdım” Tam bu sözde sözüm ona centilmen erkekliğim tutup ta “şimdi hala güzelsiniz” demeye kalkınca işaret parmağını kalın dudaklarına götürüp “sus” işareti yapınca utandım. Ve devam etti:

 

“gemideki birçok çalışan beni tavlamaya çalışıyordu.  Çoğu beyaz olan bu erkekler hiç ilgimi çekmiyordu. Her gün benden beklenen işi yapıp sadece gemideki kızlara samimi oluyordum. Akşamları da işçiler kabinesinde yanımda getirdiğim kitapları okumaya çalışırdım. Bu kitaplar da genelde Dünyanın değişik ülkelerini anlatan seyahat kitaplarıydı. Hatta turistlerin odalarında bıraktıkları, çöpe attıkları seyahat kataloglarını toplayıp gece onlara bakarak hayaller kuruyordum.

 

Bir gün akşamın geç saatlerinde geminin arka tarafında dalgın dalgın dolanırken, kalın halatlar arasından bir ses duydum. Bu bir ağlama sesiydi, o yöne gittiğimde halatların arasına oturmuş bizim buraların insanlarına benzeyen siyahi bir genci ağlarken gördüm. Ay ışığı altında parlayan yüzü ile ağlayan bir melek gibiydi... Çok etkilendim ve bir an çekingenliğimi bir tarafa atıp yanına gittim. “Neden ağlıyorsun?” diyince irkilip hemen ayağa kalkıp yarım yamalak İngilizcisiyle “özür dilerim, ben sadece iş arasında buraya çıktım, hemen işime döneceğim” dedi. Beni üniformalı görünce bir şey sanmıştı, oysaki ben de basit bir komiydim. “Yok, yok korkma, sadece bir sorun mu var, yardım edebilir miyim” diye sormak istedim dedim. Biraz sakinleşir gibi oldu ama yine de huzursuzdu. “özür dilerim” diye diye koşarak güvertede kayboldu. Ardından koştum ama yetişemedim, bir serap gibi görünüp kaybolmuştu. Özellikle ağlıyor olması beni çok etkilemişti, malum siz Türkler “erkekler ağlamaz” dersiniz.

 

Zeytin “çayları tazeleyelim mi?  Dediğinde önümdeki çaydan bir yudum bile almadığımı ve soğuduğunu fark ettim. Onun anlatımına o kadar yoğun konsantre olmuşum ki fark edememişim, o “yoksa beğenmedin mi?” dediğinde mahcup mahcup “yok yok ben soğuk içerim” dedim. O da gülerek “yok seni senin ağızda metal (Herhalde teneke demek istedi). Ve anlatmaya devam etti:

 

“ertesi gün tüm gemiyi dolaşıp onu aradım, hatta rizikoya girerek bulunmamam gereken bölümlere bile girdim o yoktu. İki gün üst üste onu gördüğüm arka tarafa kalın iplerin arasına gittim bekledim, nihayet üçüncü gün geldi. Bu kez onu ürkütmemek için daha dikkatli bir şekilde yaklaşıp “merhaba ben Olivia” diye hemen kendimi tanıttım. Güler yüzümü görünce kötü niyetim olmadığını anlamış olacak ki “merhaba” dedi. Hemen başka yöne bakmaya başladı. Ben yine devam ederek “sizin, adınızı öğrenebilir miyim? dedim. 

“Kazım” dedi. Ben tekrar “merhaba Cassim” deyince, “hayır, Cassim değil Kazım dedi. Ben adını doğru söylemeye  çalışsam da beceremeyince “boş ver ya ne dersen de” dedi.  Onun ağladığını görünce çok üzüldüğümü neden ağladığını sorunca “o gün üzüldüm bak bugün ağlamıyorum, bazen oluyor işte memleket hasreti deriz biz buna” dedi. “Senin memleketin neresi” diye sorduğumda yüzünün şekli değişti, gururlu bir kumandan yüz ifadesiyle “Türkiye” dedi. Türkiye’yi sadece turistlerin attıklarında topladığım gezi programları kataloglarından tanımıştım. Güzel bir ülkeye benziyordu. Bir Fransız katalogundan aklımdan kalan kenti bilgiçlik yapıp değinmek istedim “Kontantinopol’dan mısın?” Hemen yüzünün rengi değişti bozuldu ve “o nereden çıktı, öyle bir yer artık yok bizde İstanbul var, ama ben İzmir’denim” dedi. “Orası nerede” diye sorduğumda “Ege denizi kıyısında” diye yanıt verdi. Ege denizini tanımıyorum deyince de bana küçümseyerek baktı, tabii bozuldum. Bugün gibi hatırlıyorum, ben de onu bozmak istedim “peki ben nereden gelmiş olabilirim, bil bakalım” dedim. “Herhangi bir Afrika kentinden herhalde” dedi. Ben yine bozuldum “rengim siyah diye Afrika’dan mı gelmiş olmam gerekiyor, bak sen de siyahsın ama Türkiye’den geldiğini söylüyorsun. Özür dilerim öyle demek istemedim, lütfen bana nereden geldiğini söyler misin?” diye kibarca sordu. Ben de gururla “Tobago” dedim. Yine haylaz bir çocuk gibi gülümsemeye başladı “orası neresi” diye sordu. Ona güzel adamın nerede olduğunu ayrıntılı bir şekilde anlattım, merakla dinledi.

 

Saat geç olmuştu, ertesi gün aynı saatte aynı yerde buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. Cassim bana çok ilginç gelmişti, tanıdığım diğerleri gibi hiç de küstah değil ve bana saygı duyuyordu. Ertesi geceyi iple çekip buluşma yerimize gittim.  O henüz gelmemişti, üzüldüm ama beş dakika geçmeden üstü başı birazcık pis bir şekilde geldi. Özür üzerine özür dileyerek işinin ancak bittiğini onun için geciktiğini söyledi. Makine dairesinde çalıştığı için üstünü pis olduğunu söyleyince “ha demek o iki gün seni makine dairesinde çalıştığın için bulmadım” dedim. Cassim sordu: “Hangi iki gün?”  “Hani ilk gördüğümde kaçıp gitmiştin ya iki gün seni aradım ama makine dairesi aklıma gelmemişti”. “Demek iki gün beni aradın?” diye gurur ve mahcubiyet karışımı bir tavırla “izin verirsen sana bir şey vermek istiyorum” dedi. Cebinden küçük bir deri torba çıkardı ve bana uzattı “lütfen bunu kabul et” dedi. Torbayı aldım ve hemen açtım,  içinden bir derin kordona bağlı mavi bir cam göz vardı. Bu ne diye sorduğumda bir profesör edasıyla anlatmaya başladı “buna bizde nazarlık derler, bu mavi göz seni kötü gözlerden korur. Çünkü kötü ruhlu insanlar güzel insanları hep kıskanır ve onların kötülüklerini isterler, işte bu göz seni onlardan koruyacaktır” dedi. Karşımdaki Türkün bir Kızılderili edasıyla bana iyi kötü ruhlardan bahsetmesi hoşuma giderken lafı yapıştırmayı da ihmal etmedim “yani sen beni güzel buluyorsun” dedim. Yine mahcubiyetle gözlerini benden kaçırarak    “evet, hem de çok güzel” dedi. Yaşamımda ilk kez bir erkeğin bana güzel demesi bu kadar çok hoşuma gitmişti. Dayanamayıp onu dudaklarından öptüm. Eli ayağı titriyordu, bunu hissettim.

 

Konuşmasının bu yerinde havanın artık iyice karardığının farkına vardık. Tam bu anda evin önünde bir polis arabası durdu.  Yüreğim hop etti.

 

DEVAMI VAR

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim