• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul : 5 °C
  • Berlin : -5 °C
  • Paris : -2 °C
  • Amsterdam : -5 °C
  • Zürih : -4 °C
  • Moskova : -8 °C
  • Lefkoşa : 6 °C

YAZAR GÜLTEN DAYIOĞLU İLE SÖYLEŞİ

05.10.2013 01:58
Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Özgenur R. Güler / Kültür Yöneticisi

Neredeyse yarım asırlık bir edebiyatçı Gülten Dayıoğlu.. Kendini doğruları ve iyilikleri çocuklara anlatmaya adamış, hareketli, duyarlı, tatlı, güler yüzlü bir insan .. Akıcı dili, kurgu ve tasvirleri son derece başarılı eserleri ile kaç kuşak onun kitaplarıyla büyüdü. Onun anlatmak istediği aslında hep belliydi;

“Herşey sevgi ile çözülür.”

 

Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Yazmaya nasıl başladınız?

 

Ben ilkokul 3. Sınıfta iken Kütahya’da, ilkokul öğretmenim arkadaşlarımdan çok farklı kurgularım ve anlatımım olduğunu farkediyor. Bana “Sen yazar olacaksın Gülten.” demeye başlıyor. Annem eski zaman kadınıydı. Babam ise ortaokul 2 den ayrılmış bir esnaftı. Tabii öğretmenim benim aile yapımı bildiği için  bir gün bana “Sen yazar olacağım diye seviniyorsun fakat yetenek yeterli değildir. Seni ben hemen kütüphaneye yönlendirmeliyim.” Dedi ve Beni yanına aıp kütüphaneye götürdü. Ben o kütüphanede ne hayallere dalar, neler yazardım anlatamam. Oradakilere tembih de etti. Yaşına göre kitaplar verin bu çocuğa diye. İlk orada uyanmaya başladım. Çiçek açar gibi zihnim gönlüm açıldı ve iyice karar verdim o yola girmeye. 1950 ‘de İstanbul’a taşındık. O zaman da Türkçe öğretmenim sahip çıktı bana. Yetmedi sınıfımıza gelen müfettiş Reşat Nuri Güntekin, öğretmenimin yönlendirmesiyle beni farketti ve bana kütüphanenin anahtarını verdirtti. Çok olan birşey değildi bu o dönem. Kütüphaneler açılmazdı. Fakat üç yıl o anahtar bende kaldı. Kütüphanede ki her kitabı  3 yıl boyunca hem temizledim hem okudum. İşte orada temelimi aldım. Öyle kitaplar okudum ki orada anlatamam. Sonra da hiç kütüphanelerden kopmadım.

 

Lisede de yeteneğime sahip çıktı öğretmenlerim. Nerede konuşma, münazara yapılacaksa bana yaptırttılar. Yetişkin çağa geldiğimde 1964-65 Yunuszade Öykü Ödülünü almıştım.  Oradaki jüri de çok nitelikli jürilerdi. 1 oy farkla ikinci olmuştum. Bana göre haksız bir farktı bu. Sonradan öğrendim ki asıl favorileri benmişim. Fakat taşralı bir genç olmam o dönem kalemimin önüne geçti ne yazık ki. Hala içimdedir bu konu.

gulda.png

Onun üzerine Cumhuriyet Gazetesinin Yazı işlerinden bana teklif geldi. Bizim gazetemiz size açık, yazı yazabilirsiniz isterseniz dediler. Ne yazacağım ben gazeteci değilim ki dedim. İçinden ne geliyorsa yaz. Edebiyat ve çocuklarla ilgili yaz dediler. Kabul ettim tabii. 2 yıl Cumhuriyette yazılar yazdım çocuk edebiyatı ile ilgili.2 yıl sonra Cumhuriyet gazetesinde bir karmaşa oldu ve ayrılma kararı aldım ve Milliyet Gazetesinde yazmaya başladım. Başlayış o başlayış. 1986’ ya kadar. Roportajlar yaptım, Almanya, İsveç karış karış gezdim. Dolayısı ile Milliyet ‘in bana katkısı çoktur. Zaten 40. Yılını kutladığımız ilk romanım olan Fadiş yine Milliyet yayınlarında çıktı. İlk yerli yazarların romanlarıydı orada çıkanlar.

Kemalettin Tuğcu’nun da eserleri mesela oradan çıkmıştır. Milliyet yerli yazarları çıkarmakta büyük adımlar attı. 1963 tür benim ilk kitabım aslında. Adımın matbaa harfleri ile basılması. İnşallah 2013 ‘de benim 50. Sanat yılım olacak.

 

Aslında hukuk eğitimi için girdiniz üniversiteye değil mi?

 

Evet liseyi bitirince Hukuk Fakültesi’ne girdim. Nişanlıydım o zamanlar. 6 yıl bekledim eşimi. Askerden döndüğünde bana evlenme teklif etti. Olur dedim. Ama benim okulum vardı.  Evlenince de okursun bizim okulda çok var evli olupta okuyan dedi. Evlendik.. Ama ne mümkün? Yemek yap, çamaşır yıka, ütü yap, okula git.. Şaşırdım kaldım. Tabii hukuk aksadı. Dolayısıyla hukuk fakültesini 2. Sınıfta bıraktım. Sonra öğretmenlik sınavlarına girdim. Çünkü gönlümde o vardı. Çalışmam da gerekiyordu. Pedagojik formasyon sınavlarını verdikten sonra öğretmen olarak atandım. Beyoğlu’nda Piyalepaşa İlköğretim Okulu’na. Başbakanımızın ve Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Bey’in de okuludur orası. Tanıştığımızda anlattım kendisine. 1 yıl orada öğretmenlik yaptım ve oradan Şişli ilçesine tayin oldum.

 

 

 

Hukuk Fakültesi’nden ayrılıp edebiyatçı olduğunuzda hiç hayıflandınız mı? Pişman oldunuz mu?

 

Benim eşim ailesinden 3. Kuşak avukattır. Biliyorsunuz 2 oğlum da avukat. 4. Kuşak. Çok enteresandır ki torunum da Galatasaray Üniversitesi’nde Hukuk öğrenimi görüyor. O da 5. Kuşak avukatlar olacak. Bence bir aileye bu kadar avukat yeter. Geride bıraktığım eserlere baktığımda hiç de pişman değilim Hukuk fakültesinden ayrıldığıma. İyiki bu yola girmişim diyorum.

 

 

Neden çocuk ve gençlik kitapları peki?

 

Ben küçüklükten beri sosyal içerikli öyküler yazıyorum. Çünkü gözüm görüyor, hissediyorum. Yoksul insanların ezilmişliğini, kadınların ve çocukların itilip kakılmışlıklarını görebiliyorum. Onlarla ilgili öyküler yazıyorken öğretmen olunca, çocuklar o kadar güzeller, o kadar içtenler ki onlara öyküler yazmaya başladım.

 

O zaman çocuklarla birlikte olmak , içiçe olmak sizi çocuk romanları yazmaya yönlendirdi?

 

Tabii ki. Çocuk dünyasına gözüm açıldı. Bir de tek çocuğum. Kardeşim bile yok. O kadar sevdim ki çocuk milletini çocuklara yazmaya başladım. İşte ilk çocuk romanım Fadiş bu duygularla ortaya çıktı. Çok sayıda kısa öykülerimde vardı.  Bunlardan dolayı çok iyi bir temel edindim kendime. Bu nedenle saygın yazarlar, çocuk edebiyatının ufkunu açmakla beni onure ederler. Akademisyenler tarafından hayatım izlenir, romanlarım üzerine doktora tezleri yazılır. Yani çocuk edebiyatında ülkemizde öncü olduğumu vurgularlar.

 

Çocuk edebiyatı terimine siz ilham oldunuz anlaşılan?

 

1960’lı yıllarda çocuk edebiyatı ile ilgili bir terim Türkiye’de yoktu. Bazılarına göre çocuk edebiyatı bir kategori değildi zaten.  Onlara göre çocuk herşeyı okurdu. Benim bunu aklım mantığım almadı. Karşı çıktım. Bir akademisyen bana birgün dedi ki “Kızım sen çocuk edebiyatı diye tutturmuşsun böyle bir dal yok ki neyin edebiyatı bu” ..

Hocam olur mu dedim. Ben bir anneyim. Bebeğim var. Bebeğimi önce kendi sütümle besledim. Sonra yumuşak gıda verdim, muhallebi.  Yavaş yavaş çorbalar verdim. İçine ekmek doğrayarak. Sonra sebze verdim dedim. “Ne ilgisi var “dedi.

Çok ilgisi var dedim. Ben çocuğumu gözlüyorum. Bebek çocuğa büyük kitapları okutamazsınız beynini yıkayamazsınız. Çocuk kitaptan soğur dedim.

Bizde bu terimler yok iken Frankfırt kitap fuarında bırakın çocuk edebiyatının ayrılığını çocuk edebiyatı da kendi içinde gruplara ayrılıyor. 0-3 yaş kitapları, banyo kitapları, dişleyebileceği kitaplar vs..Yani çocukta kitap bilinci edindirmek için uygar dünyalar her yolu denemişler. Aslında kitap bilincini anlayabilen ülkeler uygar ülke olmuş desek daha doğru olur.

 

Ben iyiki bu yolda yürümüşüm, iyiki azarı işitmşim. Hiç önemi yok. Bugün bana dayandınız, direndiniz, sayenizde çocuk edebiyatı var diyorlar. Bende seviniyorum tabii. İnsanlara bir yol açmak güzel.

 

 

Yazmaya başladığınızdan beri kaç kuşağa hitab ettiniz?

 

3 kuşak. Şimdi sezinliyorum ki 4. Kuşak geliyor. Çünkü görüyorum,  imza günlerimde hamile anne adayları geliyor. Ben sizin okurunuzdum küçükken diye. Bazen annesi, kızı, çocuğu geliyor. Çok mutlu oluyorum. Ben belli bir yaşa geldim tabii. Buna hiç alınmıyorum. Kabullenmemiz gereken birşey. Çok ilginçtir. Doğmamış çocuğa kitap imzalatıyorlar. İsmi bile belli çocuğun.. Bir gün göçüp gidersem imzalı kitabı olsun diye...

 

Peki çağı nasıl yakalıyorsunuz? Sonuçta her gelen kuşak bir öncekinden farklı.. Bu güncelliği nasıl başarabiliyorsunuz?

 

Ben çağı yakalamam gerektiğinin bilincine çok erken vardım. İlk romanlarımdan sonra 70 ‘li yıllarda televizyon çıktı. Ufuklar açıldı. Çocukların soruları değişti. Ben öğretmenken bile.. merak alanları farklılaştı. İlgi alanları değişti. O zaman farkına vardım ve dedim kendime “Ben hep bunları böyle yazarsam, bir avuç okurum olur benim. Ama geniş kitlelere hitab edeceksem ben çağı yakalamak zorundayım.” Ve başladım çok geniş çapta okuyup araştırmaya. Hala da okurum. Bakın bir roman bitirdim. “Mo’nun gizemi” adlı romanımın üçüncüsü.  Genetik teknolojisini işliyor. İnsan kopyalama kurgunun büyük bir bölümünü oluşturuyor. Peki bu durduk yere kurgulanabilir mi araştırmadan? Tabii ki hayır.

 

Yurdışında da araştırmalarınız oluyor mu?

 

Frankfurt kitap fuarına gidiyorum her yıl. Çocuk bölümünü adım adım araştırıyorum. Biraz Fransızcam, biraz İngilizcem var. Kitaplara bakıyorum. Dünya ne okuyor olu gözlemliyorum. Bakıyorum ne okunuyor, ne isteniyor, neler yazılıyor dünyada. Ona göre bende hemen kendimi yenilemeye çalışıyorum. Bir konuyu işlerken değişik kaynaklardan incelerim öncelikle. Ve bugünün çocuğuna hitap edebilecek romanlar çıkar ortaya.

 

 

Çocuk dalında Fantastik ve Bilim kurgu’yu ilk işleyenlerden olduğunuz söyleniyor...Doğru mu?

 

Evet.. Aslında yol açmak , ilk olmak için girmedim bu işlere. İçimden gelenleri, hayallerimdekini yazdım. Benim fantastik ve bilimkurgu romanlarım masallardaki gibi tamamen gerçekten kopuk değildir. Bunu yapamadım. Büyü yapılan masallar yazamadım. Çünkü kaç kişiden duydum ki çocuklar bunlara inanıyor. Bir pelerin takıp uçtuğunda düşmeyeceğine inandırıyor kendini. Onlar benim de çocuklarım. Onları tehlikeye atamazdım. Eğitimci olarak bunu benimsemedim.  Onun için ayağım hep biryere bağlıdır benim bu tür kitaplarımda.

 

 

 

 

Sizce digital çağda çocuklarımız kitap okuyorlar mı?

 

Okuyorlar. Çünkü ben şu an 78. Kitabımı yazıyorum. Digital çağ ilerledi diye kitap satışlarımda hiçbir eksilme olmadı. Kitap iyi gidiyor piyasada. O derece iyi gitmese 78. Kitabımı yazamazdım değil mi.. Okurlarıma bu yüzden minnettarım. Son dönemlerde Türkiye’de okullarda kitap okutulması yoğunlaştırıldı. Kampanyalar başlatıldı.  Bunlarında etkisi oluyor tabii. Her ne kadar dünyadaki ulusal okuma oranı seviyesinde diğer ülkelere göre alt sıralarda yer alsak da bu tür girişimlerle okuma oranlarımız daha da yükselecek diye umuyorum. Ama E-book’la ama kitapla, şöyle yada böyle.. Kaliteyi bozmadan tabii..

 

Beyoğlu’ndaki  anılarınızdan bahseder misiniz?

 

Parmakkapı da 29. İlkokıulda bir dönem öğrenciydim. Orada hiç korkmadan okulumuza gider gelirdik. Eğlenceli bir yerdi bizim için.  Genç kızlığımda Beyoğlu heryerin gözbebeğiydi. Tünele 6. Daire denirdi.  Ortaokula başlayacağım zaman aşımı 6. Dairede gidip yaptırmıştım.  Orta 1 den itibaren Gümüşsuyu’nda yaşadım. Üniversite de dahil. Öğrencilik yıllarıum burada geçti. Gerçek bir Beyoğlu’luyum anlayacağınız. Tramvaya biner Maçka’ya gider, dönerdik. Tramvayın 1. Ve 2. Sınıfı vardı. 2. Sınıf 3 kuruştu. Öğrenciyiz tabii. 2. Sınıf tramvaya binerdik. Beyoğlu ayrı bir bölge idi. Hem çok zenginlerin yaşadığı, hem de bizim gibi orta hallilerin yaşayabileceği bir yerdi. Eski zamanın ahşap evleri çok meşhurdu.

Hiç unutmam artistlerin en kalburüstüleri Belgin Doruk burada yaşardı. Özenerek bakardık. Cahide Songu Gümüşsuyu’nda yaşardı. Ayazpaşa denirdi o zaman Gümüşsuyu’na.  Hiç unutmadığım bir anım var. Park Otel’de Yahya Kemal Beyatlı’nın otelin pastanesinde masası vardı. Orada yazardı. O kadar hayrandım ki Yahya  Kemal’e. O dönem şiirlerini hep okurdum. Sessiz gemiler vs.. Ama hiç bir gün gidipte ses edemedim. Ne yapar yapar park otele gider, paramın yettiğince şeker alır, ona hayran hayran , acaba hangi dizeyi yazıyor şu an diye düşünerek bakar, çıkar giderdim. Defalarca yaptım bunu. Ama yanına gitmeye hiç cesaret edemedim.

 Yine gençliğimin geçtiği yerlerden biri de Ayazpaşa’daki Cennet Bahçesi’dir. Arkadaşlarla oraya giderdik. Bir limonata içer saatlerce sohbet ederdik. Kimsede bize git demezdi. En güzel hatıralarım  bunlardı.

 

Beyoğlunda o dönem yüksek tabaka çok meşhurdu. Sıra Beyoğlu’na çıkmaya gelince herkes bir durur düşünürdü. Zenginler şık giyinir çıkardı Beyoğlu’na. Biz orta sınıf insanlar öyle günlük kıyafetimizle çıkamazdık. Bir keresinde 20 yaşında iken tayyor giyip , eldiven takıp, saçlarımı karavel yaptırıp sanki çok önemli birini ziyarete gidiyormuşum gibi Beyoğlu’na çıktığımı hatırlıyorum. Çünkü çevrem öyle idi. Orada günlük kıyafetlerle görünmeyi onuruna yediremezdi kimse.

 

Peki çocukluğunuzun Beyoğlu hatırası nedir?

 

Çok komik bir anım var. O dönem kadınlar Beyoğlu’na çıkarken bazıları şapka giyerlerdi. Şapkaların tülü önüne inik olurdu. Bir hanım hatırlıyorum başındaki şapkada bir muhabbet kuşu var. Aksesuar olarak. Çocukluğun getirmiş olduğu meraktan olsa gerek kaç kere eğilip eğilip,kadının çevresinde dönüp o kuşun sahici olup olmadığını kontrol etmiştim.

 

Genç kızlığımda beyoğlu biraz daha çözülmüştü tabii. O zaman da saray kitabevi vardı. İlk işimiz her Cumartesi saray kitabevine gidip yeni gelen kitapları incelemek olurdu. Bütçemize göre kitap alır, paramız yetmiyorsa ortaklaşa öderdik. Ordan çıkar, Adalet Cincoz’un Tünel’de sağ kolda Maya Galerisine giderdik. Orada da bütün edebiyatçılar toplanırdı.Biz de ünlü yazarları görmeye gider, konferanslarını dinlerdik.

 

Yine Beyoğlu Şan Sineması’nda haftasonları Klasik Türk Müziği konserleri olurdu. Bugünki Ceylan İntercontinental Hotelinin olduğu yerde de Taksim Gazinosu vardı. O kadar güzeldi ki. Sadece bir beton yığını değil. Her şeyiyle bir başka güzeldi. Orada Klasik Batı Müziği konserleri olurdu.

En güzeli de şu an taksim parkının bulunduğu yerde Belediyenin bandosu popüler şarkılarla konser verirdi. Bunlar anılarımda canlanıverenler.

Beyoğlu’nda yaşamayı tercih etme sebebiniz nedir peki?

 

Bu çevrede hemşehrilerimiz vardı. Bildiğimiz yere gelelim istedik. Evlendikten sonra 47 yıl Nişantaşı’nda oturdum daha sonra çok büyük ve enteresan tesadüflerle yine Beyoğlu’na geri dönüp bu evi aldık. Yıllardır buranın hayalini kurardım. Gerçek oldu. Ben bunu şöyle yorumladım; evlendim buradan ayrıldım bu benim hayatımın başlangıcıydı, 47 yıl sonra buraya geri döndüğümde hayatımın sonları da burada geçecek düşüncesiyle duygulanıyorum.

 

Yazmaktan vakit bulabildiğinizde sosyal yaşantısında neler yaparsınız?

 

Pek çok davet geliyor. Onlara yetişmeye çalışyıoruz. Açılışlar, galalar, tiyatrolar, az da olsa sinemaya da gideriz. Gençliğimizde daha çok koştururuduk tabii. Televizyon izlemeyi de pek sevmiyorum. Beni yorduğuna, sömürdüğüne ve geri çektiğine inanıyorum. Ama belgeseller ve bazı açık oturumları izlerim tabii. Edebiyat söyleşilerini de izlerim. Ayrıca kitap okumadan asla uyumam. Okumazsam zihinsel yönden kısır kalacakmışım gibi hissederim. Bu bir alışkanlıktır bende. Tabii en büyük lüksümüz gezilerimiz. Eşimle ben dünya gezginiyiz. 1971’den beri gezdiğim ülke sayısı 107 oldu.  Yıllık programlar yapıyoruz ve gezmeyi çok seviyoruz.

 

Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfınızdan bahsedebilir misiniz bize?

 

Çocuk Edebiyatı’nda gelişen birtakım yozlaşmalar beni çok tedirgin ettiği için 2006’da 30 yıldır kurduğum bir hayali gerçekleştirdik. Hep bir vakıf kurma isteğim vardı. Sonunda kısmet oldu. Bu bir aile vakfıdır. Hiçbiryerden destek almıyoruz. Sponsorumuz yok. Tamamen kitaplarımdan kazandığım, alın terimin ürünüdür bu vakıf. Vakfımızın bir tek hedefi var. Çocuklara ve gençlere nitelikli kitaplar kazandırma yönünde çalışmalar yapmak.  Bu çalışmalarda birtakım ödüller veriyoruz. Çocuk Edebiyatı ve Gençlik Edebiyatı ödülleri. Geçenlerde ilk kez okul öncesi çocukları için ödül koyduk. Bu projeler de  çeşitli Üniversitelerin destekleri ile büyümektedir. Kaliteli eser verecek yazarları yüreklendirmek en büyük çabamız.

 

 

En büyük hayaliniz nedir?

 

Yeni yetişen yazarlara vakfımla ön ayak olmak. Yeni yazarlara hep şunları tavsiye ederim. İyi örnekler okumalılar, özgün olmalı ve kimseyi kopya etmemeliler. Kurgularını iyi yapmalılar. İyi bir dil kullanmalılar. Gelecekte yeni kuşak yazarlar araştırmalarını yaparken vakfımdan yararlanırlar ve aydınlanırlarsa, onlara bir nebze de fayda sağlayıp anılarında kalırsam bu benim en büyük mutluluğum olur.

 

72 eserinizin yazılış öykülerini anlatan “Yaşadıklarım, Düşlediklerim” adlı kitabınız çıktı en son.. Hikayelerinizin çıkış öyküsünü anlatma ihtiyacını neden hissettiniz?

 

Bana çok sorulan bir soru vardır. Bunu Anadoluda’ da burada da çok duyuyorum. Nasıl yazar oldunuz? Nasıl yazıyorsunuz? Bu romanı nereden esinlendiniz? Gibi sorular. Bende bu soruların toplamını aldım ve merak edilenleri yazdım. Bu kitap çıktı ortaya. Nasıl yazıyorum, hangi koşullarda o eserleri yazdım, bana sorulan herşey bu kitapta mevcut. Çok  da güzel oldu doğrusu. Ayrıca bu ülkemizde bir ilktir. Kitapların yazılışını anlatan bir kitap bu çünkü. Yurtdışında bu tür kitap biyografileri var tabii. Ben de onlardan referans alarak böyle bir çalışma yaptım. Hem öğrenciler, hem meraklılarım bu eseri okumaya ve ödevleri için faydalanmaya başladılar. Güzel bir hizmet oldu açıkçası.

 

 

2011’de ilk romanınınz olan Fadiş’in 40. Yılını kutluyoruz. Ne tür etkinlikler ile anacağız Fadiş’i bu yıl?

 

Öncelikle Fadiş için 40. Yılında yeni bir kitap kapağı yaptırdım. Yağlıboya ile yeni bir kapak yaptırdık. Yeni bir fadiş bu. Yüzünde farklı bir anlam var. Fadiş adına bir facebook sayfası açıldı. Çok şaşırdım daha 14 gün oldu 5000 takipçisi var şu an. 40. Yılı anısına Fadiş okurlarına açılmış bu sayfa. Çok güzel tepkiler, yorumlar alıyoruz. Yine haziran ayında yayınevim Fadiş’in 40. Yılını vurgulayan ve 3 kuşağa hitaben yapılmış bilboard ilanları hazırlıyor. O bilboardlarda Fadiş’in en eski kapağı, sonra ki kapağı ve  son kapağı yer alacak. Fadiş 40. Yıl anısına Almanca’ya, Mısır Arapçası’na ve Macarca’ya çevrildi.  Yine gazete ilanları ile duyuracağız bu kutlamalarımızı. Fadiş ile birlikte herkes geçmişini hatırlayacak, belleklerinde canlandıracağız.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Avrupa Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim